Yıldızhan’ın Mağarası (Yildizhan’s Cave)

Üçüncü bin yıl başlangıcı yaklaşırken Rabb’im beni ekonomik açıdan fakir fakat sevgi ve irfan açısından zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gönderdi. Hayatımda hem yoksulluğu hem de zenginliği gördüm. Çok iyi ve çok kötü olaylara şahit oldum. Bilge insanlar tanıdım. 

Sevgili annem ve babam Allah Dostuydu. Annemi hep ibadet ve dua ederkenki haliyle hatırlarım. Babam: “Evladım pazara gittiğinizde meyve ve sebze alırken hep en iyilerini seçmeyin. En iyi olanların bir kısmını da diğer insanlara bırakın” derdi. Kardeşlerim de güzel insanlar oldukları için çocukluğum çok özgür ve mutlu geçti. 

Bilgiye, okumaya ve öğrenmeye tutku derecesinde meraklı yapımla Kuleli Askeri Lisesi’ne girişim hayatımın dönüm noktası oldu. Kuleli çok kaliteli bir liseydi. Kişiliğimin şekillenmesi ve hayat disiplini edinmem noktasında bana çok olumlu katkılar yaptı. İlkokuldan beri zaten çok okuyordum, lise yıllarında öğretmenlerimin teşvikiyle okumam arttı. Hayatımın sonraki yıllarında ise uzman doktor olduktan sonra gittiğim Harvard Üniversitesi belirleyici oldu. Bu bilim yuvasında geçirdiğim günler mesleki gelişmemin yanında hayat anlayışımı da pozitif anlamda etkiledi. Orada pek çok iyi insan ile tanıştım. 

Yaptığım seyahatler, ameliyatlar, okumak, düşünmek ve ibadet dışında kayda değer bir hayatım, sosyal yaşantım, arkadaşlarım pek olmadı. Buda’nın Bodhi Ağacı, Platon’un Alegorik Mağarası, Hz. Muhammed’in Hira Mağarası vardı. Benim de kendi mağaram oldu. Bir mağara adamı (CAVEMAN) gibi yaşadım. Mağaram bana sevdirildi. Kalabalıklarla beraberken bile mağaramın içindeydim hep. Ömrümün önemli bir kısmı insanlardan uzakta “Mağaram”ın içinde geçti. Orada kendi dünyama çekildim; tefekkür ederek iyilik, güzellik, doğruluk, sevgi, sabır, hakikat gibi kavramları kucakladım; içimde çoğalttım. Gerçek hayatta uyguladım. Giderek tekamül ettim, fikirlerim olgunlaştı. Çok düşündüm, sorguladım ve bu “Öğreti” zaman içinde Rabb’imin izniyle ortaya çıktı. 

Mağaramın dışına çıktığım zamanlarda seyahat etmeyi ve bu esnada öğrenmeyi hep sevdim. Halen bir öğrenciyim. Her gittiğim ülke ve yer bana yeni bir şeyler öğretti. Doğu’yu da Batı’yı da gördüm. Gezerken bazı yerlerde temizlik, düzen, iyilik, güzellik ve zenginliğin; diğer bazı yerlerde ise pislik, düzensizlik, cehalet ve fakirliğin daha fazla olduğunu gözlemledim. 

Polonya’ya gittiğimizde eski toplama kamplarını, oradaki gaz odalarını, insanların insanlar tarafından yakıldığı fırınları ve soykırım müzesinde katledilen altı milyon zavallı insandan geriye kalan bazı eşyaları gördük. Son yıllarda da yine bir diktatörün iktidar uğruna yüzbinlerce insanı acımasızca öldürdüğüne, din adına başların kesildiğine şahit olduk. “İçimizde yeterince sevgi olsaydı bütün bunlar olur muydu?” diye düşündüm. 

Uzakdoğu’ya ve dünyanın bazı başka yerlerine yaptığımız gezilerde insanların önemli bir kısmının sömürülmüş, aç, sefil, perişan, fakir ve hasta olduğunu gördük. Bu tablo karşısında kendi vicdanımı da sorguya çektim ve “Yeterince verseydik ve erdemli davransaydık bütün bunlar olur muydu?” diye düşündüm. 

Yine bir Uzakdoğu gezimizde rehberimiz bizden sadaka isteyen ihtiyaç sahibi insanlara kızıyor ve asla para vermememizi defalarca tembihleyip duruyordu. Çok geçmeden aynı gezi esnasında rehberimizin “İlahi Adalet” tarafından ciddi şekilde cezalandırıldığını gördük. Seneler önce bir şiirimde şöyle demiştim:

“Sen nasıl davranırsan O’nun mahlukatına,                                                                                                                                                      Yüce Yaratıcı da öyle davranır sana.”

Evet, bu evrensel bir gerçektir. Sadece insanlara değil; hayvanlara, bitkilere ve diğer mahlukata da zarar verenlerin gizli bir el tarafından er veya geç cezalandırıldığını görmekteyiz. Kendi halkından binlerce kişiyi kimyasal silahlarla katleden, yenilmez denilen güçlü bir diktatörün uluslararası başka bir güç tarafından feci şekilde öldürülmesine şahit olduk. Adalet evrensel değerlerdendir ve er geç yerini bulur. Aslında iyilik eden de kötülük eden de kendine eder. 

Her olaya ibretle bakmalıyız. Sadece kendi başımıza gelenlerden değil başkalarının yaşadığı olaylardan da dersler almalıyız. Hatta okuduğumuz kitaplar ve diğer yazılı metinlerden, medyada şahit olduğumuz olaylardan da dersler çıkarmalıyız. 

İnsanların arayış içinde olduklarını, bazı akıl ve mantık dışı inançların, öğretilerin peşinden gittiklerini görüyoruz. Bazı doçent ve profesörlerin “Büyük patlama nerede oldu?” ve benzer tarzdaki sorular karşısında çaresiz kaldıklarına şahit oluyoruz. 

Dünyanın bazı yerlerinde insanların ölmüş yakınlarının cesetlerini üzüntüyle yaktıklarını, diğer bazı yerlerinde ise toprağa gömdüklerini görüyoruz. Bu esnada hissettikleri çok derin acıyı onlarla birlikte yaşıyoruz. 

İnsanoğlunun aya gidişine ve uzaydaki parlak başarılarına şahit olduk. Ancak bilim ve teknikte çok ilerleyen, uzayı fetheden insanoğlunun dünyadaki açlığın, yoksulluğun, sefaletin, cehaletin, savaşların ve hastalıkların ortadan kaldırılması konularında yeterince ilerleme kaydedemediğini görüyoruz. 

Çocukluğumdan beri bilgiye susamış bir yapım vardı. Eğer kafamın içinde cevaplanmamış bir soru varsa o gece uyuyamam. Başta geniş kütüphanem olmak üzere çeşitli kaynaklardan o konuyu sonuna kadar araştırırım ve kafamın içindeki konforu sağladıktan sonra gider yatarım. Şu anda kafamın içindeki konforu da herkesle paylaşmak istiyorum. 

Aslında bu “Öğreti” hepimizin ortak malı. Çünkü mağarada geçirilen saatlerin yanında yaşanan bir ömür, okunan, izlenen ve dinlenen binlerce kaynak; akıl, sezgi, ilham var. Sonuçta hepsi bir ömrün birikimi olan içselleştirilmiş fikirler. Ancak şunu da kesinlikle biliyorum ki beynin bilgi birikimi anne karnında başlıyor ve yaşam boyunca devam ediyor. Gördüğümüz her şey, duyduğumuz sesler, kokladığımız kokular, algıladığımız tatlar, dokunduğumuz cisimler, aklımızdan geçen düşünceler, sezgilerimiz ve ilhamlarımız muhteşem beynimiz tarafından tek tek kaydedilmekte; genlerimiz aracılığıyla atalarımızdan gelen arşiv kayıtları da bunlara eklenince büyük bir birikim söz konusu olmaktadır. Neticede yaşantımıza yön veren orijinal fikirler, konseptler, paradigmalar ve öğretiler ortaya çıkmaktadır. Hatta bilgilendirilme sürecimiz “İlahi Frekanslar”, saklı düzen ve başka boyutlar aracılığıyla da devam edip gitmektedir. 

“Öğretimiz”deki bazı kavram ve fikirler şu gök kubbe altında ilk kez söyleniyor olsa da, bu “Öğreti” tek kişinin değil binlerce kişinin katkılarıyla ortaya çıkmış bir eserdir. Her orijinal fikir dimağımızda yoğrulup düşünce planımızda somut şekilde belirirken bu süreçte binlerce başka beynin katkısı söz konusudur. Başta sevgili annem ve babam olmak üzere tüm ailemin, canım öğretmenlerimin, akademisyenlerin, arkadaşlarımın, binlerce yıllık bilgi birikimimizi kitap ve eserleriyle inşa eden değerli yazar ve fikir insanlarının, filozofların, azizlerin, velilerin, peygamberlerin hepsinin bu “Öğreti”de emeği vardır. Onun için Pascal’ın uyarısını dikkate alarak “Yıldızhan Öğretisi”ne “Bizim Öğretimiz” diyorum. 

Çok eskiden beridir mağaramda küresel problemler üzerine de kafa yoruyorum. Seneler önce yine küresel problemlerin çözümüne odaklanmış derin derin düşünürken ulaştığım noktada zihnimde bir şimşek çaktı ve çözümü bir şiirle şöyle formüle ettim: 

“Tüm küresel sorunlar istiyorsan çözülsün;
Sev, ver ve erdemli ol, evren cennete dönsün.” 

Evet, sanki Buda’nın Bodhi Ağacı’nın altındaki tam aydınlanması gibi bir olay yaşamıştık. O gün zihnimde parlayan ışık seneler geçtikçe olgunlaştı ve zamanla gelişerek bir “Öğreti“ye dönüştü. Bu adeta sihirli bir formüldü ve samimiyetle uygulandığı takdirde inanılmaz zorluktaki problemleri bile çözebiliyordu. Hatta Türkiye’nin “Çözüm Süreci” denilen çok önemli ve girift bir probleminin de bu formül ile aşılmasının mümkün olduğunu görerek “Ülkemizin Sayın Cumhurbaşkanı”na yazdığım açık mektupta bundan söz ettim. Problemlerle dolu bir dünyada yaşıyoruz. Koskocaman adamların bile göz kırpmadan yalan söyleyebildikleri, hırsızlığın ve yolsuzluğun kol gezdiği, adaletin gözetilmediği, savaşların sürdüğü, savunmasız kadınların bıçaklandığı, zavallı çocukların dövüldüğü, yaşlıların horlandığı ve acımasızca terkedildiği, engellilerin dikkate alınmadığı, kıyafetleri nedeniyle insanların aşağılandığı, temel hak ve özgürlüklerin hiçe sayıldığı, hayvanların zulüm gördüğü, bitkilerin ve çevrenin insafsızca talan edildiği, insanların acımasızca sömürüldüğü, çöpten yiyecek toplayan insanların görüldüğü, insanın insanı çeşitli şekillerde köleleştirdiği, fuhuşun bulunduğu, kitlelerin açlık seviyesinin altında bir gelirle yaşamaya mahkum edildiği, hastalıkların tehdit oluşturduğu, bazı yerlerde temiz içme suyuna dahi ulaşılamayan bir dünyada bu “Öğreti” bir nimettir ve samimiyetle uygulandığı takdirde kesin problem çözücü olarak karşımızda durmaktadır. 

Bir yanda “Haksız yere bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibi olur, bir insanın hayatının kurtuluşuna vesile olan da tüm insanlığı kurtarmış gibi olur” mealindeki ayeti getiren ve “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” diyen Hz. Muhammed, “Sağ yanağınıza bir tokat atana diğer yanağınızı da çevirin” diye seslenen Hz. İsa, Tanrı’dan insanlara on emiri ulaştırarak “Öldürmeyeceksiniz” diyen Hz. Musa, çevresindekilere bütün dünyaya barışı ve sevgiyi yaymalarını tavsiye eden Buda, insan sevgisini gerçek soyluluğun işareti sayan Konfüçyüs bizleri sevgiye, barışa, kardeşliğe ve ahlaka davet ediyorlar; diğer yanda binlerce yıl geçmiş olmasına rağmen hala insanlar birbirlerini sömürmeyi, din ve mezhep adına kafa kesmeyi, öldürmeyi sürdürüyorlar. 

Bütün bunları görerek üçüncü bin yılın başında insanlığa ve tüm varlık alemine sesleniyor ve diyoruz ki: Ayrımcılığı bırakın. Hangi dinden, mezhepten veya felsefi görüşten olursanız olun “Sevin, verin ve erdemli olun (Love, be giving and be virtuous)”. Bu kelimelerle temellendirdiğimiz “Öğreti” hem günümüzde hem de önümüzdeki bin yıllarda daha mutlu bir dünya, daha yaşanabilir bir evren oluşturabilmemizin formülüdür. Bu formülü tüm insanlık olarak benimsemeli, eğitimde önemle yer vermeli ve genetik kodlarımıza kazımalıyız. “İdeal Toplum” bu şekilde inşa edilecektir. 

Varlık aleminin bilinçli varlıklarına bir hediye olarak sunulan bu “Öğreti” iyiliği, güzelliği, doğruluğu, hakikati, sevgiyi, barışı, özgürlüğü, refahı ve ebedi saadeti getirecektir. “İnsanlığın Birliği”ni sağlayacak ve varlıkları tek çatı altında toplayacaktır. Biz kimiz? Nereden geliyoruz? Nereye gidiyoruz? Evren nasıl ve niçin yaratıldı? Büyük patlama nerede oldu? Ölümsüzlük mümkün müdür? gibi önemli sorulara net cevaplar verdiğinden zihinlerdeki konforu da sağlayacak, insanları boşlukta kalmaktan kurtaracaktır. 

Leonardo da Vinci’nin “Simplicity is the ultimate sophistication” diye ifade ettiği bir tespiti ve tavsiyesi var. Bu, adeta “Öğretimiz” düşünülerek yüzyıllar öncesinden söylenmiş bir söz. Bu tavsiyeye uyarak “Öğreti”yi olabildiğince sade fakat sadelikten doğan bir derinlik ve kapsamlılık içinde kaleme almaya çalıştım. 

İyi niyet ve samimiyet çok önemlidir. Rabb’im hayırlara vesile kılsın.

Herkese “Sonsuz Ötesi” bir yaşam ve ebedi saadetler diliyorum…