Öğreti (The Teaching of YILDIZHAN) : Sevin Verin ve Erdemli Olun

Sevin, verin ve erdemli olun (Love, be giving and be virtuous) tarzında üç temel direk (THE THREE PILLARS) içeren bu “Öğreti” (THE TEACHING OF YILDIZHAN) varlık aleminin bilinçli varlıklarına sadelik (SIMPLICITY) esas alınarak sunulmuş bir hediyedir.

Bu “Öğreti”de “Sevin, verin ve erdemli olun (Love, be giving and be virtuous)” sözleriyle tüm bilinçli varlıklara önerilen şey insanlıkta ve varlık aleminde bir aşamadır. Ne adına olursa olsun birbirinizle savaşmayın, kırıp dökmeyin, hiç kimseye kıymayın, işkenceler yapmayın, kötü gözle dahi bakmayın. Hayvanları, bitkileri ve diğer varlıkları da incitmeyin. Hiçbir varlığı hor görmeyin, ayıplamayın. Asla kalp kırmayın. Sevmeyi tercih edin. Nefret etmek yerine sevin ki evrene barış gelsin. Her yeri huzur kaplasın. 

Sevmekle kalmayıp aynı zamanda verin. Vermek öylesine geniş bir kavramdır ki maddi ve manevi her türlü fedakarlığı içerir. Karşımızdaki kişiden daima almayı, ondan her zaman kar etmeyi, onu bir şekilde hep sömürmeyi hedeflememek gerekir. Ne tür bir ilişki içinde olursak olalım karşımızdakinin çıkarlarını da en az kendimizinki kadar düşünmeliyiz. Almak kadar vermeyi de bilmeliyiz. Özverinin her türlüsünü öğrenmeliyiz. Verelim ki açlık ortadan kalksın. Yoksulluk sona ersin. Refah her tarafa yayılsın. 

“İdeal Toplum”u inşa edebilmek için sevmenin ve vermenin yanında erdemli olmamız da gerekir. Erdemli olmak kavramının içerisinde nefsinin kölesi olmamak; iyi huylu, adil, saf ve temiz, doğru sözlü, dürüst, asil tavırlı, affedici, hizmet ehli-yardımsever ve fedakar, merhametli ve vicdanlı, güvenilir, sadık, hoşgörülü, vefalı, namuslu, sır saklamayı bilen, orta yolu benimsemiş ve ılımlı, tedbirli, alçakgönüllü ve haddini bilen, barışsever, mert, cesur, kibar, onurlu, sağduyulu, cömert, saygılı, sabırlı, çalışkan, kanaatkar, şükretmesini bilen, gıybet ve iftira etmeyen, hor görmeyen ve ayıplamayan, sorumluluk sahibi, ilkeli, zeki-akıllı ve aklını rehber edinmiş, empati yapabilen, irade sahibi, pozitif düşünceli, ümitvar, bilgiye ve öğrenmeye açık, eğitime önem veren, lüzumsuz konuşmayan fakat konuşmak gerektiğinde de sessiz kalmayan, güçsüzleri koruyan, engellileri unutmayan, çocuklar üzerine titreyen, yaşlıları baş tacı eden, bilgece düşünerek yargılamayan ancak geçmişten dersler çıkarmasını bilen, temel hak ve özgürlükleri savunan, evrensel değerlere önem verir olmak gibi kavramlar vardır. Erdemli olalım ki “İdeal Toplum” teşekkül etsin. Evren cennete dönsün. 

Herhangi bir varlık, sevmek ve vermenin yanında yukarıdaki “50 Erdem”den (THE FIFTY YILDIZHAN VIRTUES) ne kadar fazlasına sahipse o kadar iyiye gitmiş, tekamül etmiş, olgunlaşmış, yüceleşmiş ve bilgeleşmiştir. Derecesi de o oranda yükselmiştir. Tanrı’ya da o derecede yaklaşmış, O’nun sevgilisi olmuştur. Seven, veren ve erdemli olan kişi Tanrı’ya doğru koşan kişidir. 

Tekamül etmiş bireylerden oluşan “İdeal Toplum” eğitimle yaratılacaktır. Bütün bu değerler insanlara bilgi ile birlikte anaokulundan itibaren verilmeye başlanacak ve aile içindeki eğitim de bunun bir parçası olacaktır. Eğitimle toplumdaki bütün kirler temizlenebilir. Zihinler saflaştırılabilir. Eğitimle iyi olmayacak, kazanılmayacak insan yoktur. Yirmibirinci yüzyılın ve daha sonraki asırların barışsever, özgür, mutlu, erdemli ve bilge toplumlarını iyi eğitimden geçmiş bu insanlar oluşturacaklardır. Uzaya evrensel değerleri bu insanlar götüreceklerdir. 

Ahlak çok önemli bir kavramdır. Kutsal metinlerden bizlere ulaşmış çok değerli ahlak kuralları vardır. Bunlar insanlığın ortak kazanımlarıdır. Ancak “dinsel kökenli ahlak”ın yanında “seküler ahlak” da mevcuttur. Ateist bir kişi de dindar birisi kadar ahlaklı ve erdemli olabilir. 

Bir kişinin dini, inancı ve ahlakı ancak aklı kadardır. Çünkü bilinçli bir varlık “Yüce Yaratıcı”’yı ancak aklı kadar anlayabilir. Bunun gibi sevmesi, vermesi ve erdemli olması da ancak aklı kadardır. Aklı kadar sevebilir, verebilir ve erdemli olabilir. İleri düzeyde akıllı olan bir kimse düşmanını dahi sevebilir. İstisnasız her insanın ve her mahlukun sevilecek en az bir yönü vardır. Yılanlar ve akrepler bile ne kadar sevimlidirler. Yılanların üzerindeki renkler ne güzel uyumludur. Akrepler ne kadar ince, zarif ve ölçülü yaratılmışlardır. Harika insan ve muhteşem evren ne kadar şahane bir sanat eseridir. 

Akıllı insan, yerine göre bir tebessümün bile vermek olduğunu bilir ve yüzünden tebessümü eksik etmemeye çalışır. Gerektiğinde ise en ileri düzeyde özveride bulunabilir. 

Vermek sihirli bir sözcüktür. Öncelikle vereni mutlu ve huzurlu kılar. Verenle alan arasında karşılıklı olarak sempati doğurur ve kalpleri ısındırır. Dolayısıyla vermek barışa da hizmet eder. Çokça verin ki barış daha kolay gelsin ve her yanı kaplasın.

Seven, veren ve erdemli olan kişinin vücut kimyası değişir. Kendisini iyi hissetmeye başlar. Sağlığı iyiye doğru gider.

Sevmek, vermek ve erdemli olmak kalpleri de yumuşatır. Kalplerin yumuşaması huzuru yaygınlaştırır ve toplumsal barışı kolaylaştırır.

Sevmek, vermek ve “50 Erdem” aynı zamanda kişiyi güzelleştiren birer süstür. Ne kadar erdemliyseniz o kadar güzelsinizdir. Üst seviyede akıllı bir varlık erdem konusunda öylesine tekamül edebilir öyle yüceleşebilir ki sonunda adeta mükemmel saflığı yakalayabilir. 

Hangi dinden, mezhepten veya felsefi görüşten olurlarsa olsunlar tüm bilinçli varlıklar aklı rehber edinmelidirler. Yeterince akıllı olan her varlık sever, verir ve erdemli olur; doğruyu görür, kendini bilir, gerçeği bulur. “Sevin, verin ve erdemli olun (Love, be giving and be virtuous)” kelimeleriyle temellendirdiğimiz “Öğreti” hem günümüzde hem de önümüzdeki bin yıllarda daha mutlu bir dünya, daha yaşanabilir bir evren oluşturabilmemizin formülüdür. Bu formülü tüm insanlık olarak benimsemeli, eğitimde önemle yer vermeli ve genetik kodlarımıza kazımalıyız. “İdeal Toplum” bu şekilde inşa edilecektir. Seven, veren ve erdemli davranan bireylerden oluşan “Yıldızhan’ın İdeal Toplumu”nun ileri aşamalarında artık orduya, polise ve adliyeye de gerek kalmayacaktır. Devlet ise sadece hizmet üretmek amacıyla varlığını sürdüren “Teknik Devlet” olacaktır. 

İnsanlığı ve tüm varlık alemini gelecekte çok daha güzel günler beklemektedir. Her şeyin en iyisini Allah bilir.

Allahın dediği olur…

50 Yıldızhan Erdemi (The Fifty Yildizhan Virtues)

• Nefsinin kölesi olmamak
• İyi huylu olmak
• Adil olmak 
• Saf ve temiz olmak
• Doğru sözlü olmak 
• Dürüst olmak 
• Asil tavırlı olmak 
• Affedici olmak 
• Hizmet ehli-yardımsever ve fedakar olmak
• Merhametli ve vicdanlı olmak 
• Güvenilir olmak 
• Sadık olmak 
• Hoşgörülü olmak 
• Vefalı olmak
• Namuslu olmak 
• Sır saklamayı bilmek
• Orta yolu benimsemiş ve ılımlı olmak
• Tedbirli olmak
• Alçakgönüllü olmak ve haddini bilmek 
• Barışsever olmak
• Mert olmak
• Cesur olmak
• Kibar olmak
• Onurlu olmak
• Sağduyulu olmak 
• Cömert olmak
• Saygılı ve edepli olmak
• Sabırlı olmak
• Çalışkan olmak
• Kanaatkar olmak
• Şükretmesini bilmek
• Gıybet ve iftira etmemek
• Hor görmemek ve ayıplamamak
• Sorumluluk sahibi olmak 
• İlkeli olmak
• Zeki-akıllı ve aklını rehber edinmiş olmak
• Empati yapabilmek
• İrade sahibi olmak
• Pozitif düşünceli olmak
• Ümitvar olmak
• Bilgiye ve öğrenmeye açık olmak 
• Eğitime önem vermek
• Lüzumsuz konuşmamak fakat konuşmak gerektiğinde de sessiz kalmamak
• Güçsüzleri korumak
• Engellileri unutmamak
• Çocuklar üzerine titremek
• Yaşlıları baş tacı etmek
• Bilgece düşünerek yargılamamak ancak geçmişten dersler çıkarmasını bilmek
• Temel hak ve özgürlükleri savunmak
• Evrensel değerlere önem vermek

Düşüncenin Gücü (The Power of Thought)

Düşünce çok güçlü bir enerjidir. Her şey önce düşünce boyutunda başlar. Sonra bir istek ve irade ortaya konur. Nihayet eyleme geçilir ve o düşünce gerçeğe dönüşür. Gelecek bu şekilde inşa edilir. 

Varlık alemindeki en hızlı şey düşüncedir. Düşünerek bir anda evrenin ötesine, “Sonsuz Ötesi”ne dahi gidebilirsiniz. Düşünerek problemleri çözebilirsiniz. Düşünerek geleceği inşa edebilirsiniz. 

Madem ki düşünerek geleceği inşa edebiliyorsunuz, öyleyse nasıl bir gelecek arzu ediyorsanız, önceden o şekilde düşünün.

Yaratılış (The Creation of the Universe)

Ezelde, “E Uzayı” ve “E Zamanı” henüz yaratılmadan önce yani “Sonsuz Ötesi” (BEYOND INFINITY) “Y Zamanı”nda sadece “Yüce Yaratıcı” vardı. Zatıyla, sıfatlarıyla, isimleriyle, dokusuyla (THE TISSUE OF GOD) zaten hep vardı. “Sonsuz Ötesi” (BEYOND INFINITY) konumuyla her yanı, her yönü ve her boyutu kapsıyordu. Bazı eski dinlerde ve öğretilerde iddia edildiği gibi sonsuz bir boşluk asla olmadı. Çünkü “Tanrı’nın Dokusu” (THE TISSUE OF GOD) zaten her yanı, her yönü ve her boyutu “Sonsuz Ötesi” (BEYOND INFINITI) anlamında kaplıyordu. Yani her taraf, her yön, her boyut “Sonsuz Ötesi” (BEYOND INFINITY) anlamında O’nunla dopdoluydu. Uçsuz bucaksız sonsuz bir boşluğun aksine ezeli ve ebedi varlığıyla her yanı, her yönü ve her boyutu “Sonsuz Ötesi” (BEYOND INFINITY) anlamında dolduran “Mutlak Varlık” yani “Yüce Yaratıcı” hep mevcuttu. Mutlak yokluk, hiçlik, hiçliği barındıran sonsuz boşluk diye bir şey hiçbir zaman olmadı. Tanrı hep vardı ve ebediyen de var olacaktır. 

Her şeye gücü yeten “Yüce Yaratıcı” diledi ve büyük patlama (BÜYÜK DOĞUŞ) oldu. Büyük patlama (BÜYÜK DOĞUŞ) “Tanrı’nın Dokusu” (THE TISSUE OF GOD) içinde Tanrı’nın “Sonsuz Ötesi İradesi”, “Sonsuz Ötesi Gücü” ve “Sonsuz Ötesi İlmi” ile gerçekleşti. Böylece “E Uzayı ve E Zamanı” yani içinde bulunduğumuz evren yaratıldı. Bu şekilde büyük sahne kuruldu ve mübarek varlıkların her birinin kendi rolünü oynayacağı çok ama çok renkli bir oyun yani “Büyük Oyun” başlatıldı.

Büyük Oyun (The Great Play)

Tüm evren oynanacak “Büyük Oyun”a göre tasarlanmış ve dizayn edilmiştir. Yani evren koskocaman bir sahne, varlıklar ise oyuncu veya dekordur. Her bilinçli varlık kendi rolünü oynamaktadır. Zaten hayatın gayesi de her ferdin kendi rolünü oynaması ve bu rolü oynarken “Tekamülün 10 Basamağı” içerisinde elden geldiğince en yükseğe çıkabilmesidir. Kişi tekamül basamakları içerisinde yükseldikçe mutluluğu da kendiliğinden giderek artacaktır. Sonunda O’na kavuşacaktır.

Herkesin ve her şeyin birbiriyle irtibatlı olduğu görünür evren ve saklı düzende her varlık değerli ve önemlidir. Sahnedeki her oyuncu ayrı ayrı öylesine önemlidir ki tüm olaylar o tek kişinin etrafında cereyan etmektedir. Her fert kendisi için yazılmış olan senaryoda başrol oyuncusu, diğer bireylerse rollerinin durumuna göre ikinci, üçüncü derecede oyuncu veya figüran konumundadır. Çevresindeki tüm cisimler hatta evren o tek kişi için bir sahne veya dekordur. 

Dünyada tek dikili ağacı bulunmayan, hatta geçimini sadaka ile sağlayan birisi bile başrol oyuncusudur. Çünkü onun durduğu yerden bakıldığında dünyadaki bütün olaylar onun yakın veya uzak çevresinde cereyan etmektedir. Hayat denilen senaryoda kişinin kendisi başroldeyken sonra aile fertleri, iş hayatındaki diğer kişiler ve yakın çevresi gelmektedir. Giderek hayatını daha az etkileyen şahıslar bu oyunda yer alırlar. Kendi hayatını minimal düzeyde etkileyen uzak ülkedeki bir devlet başkanı bu vatandaş için ancak bir figüran konumundadır. 

Günlük yaşantıda herkes ayrı ayrı roller üstlenmektedir. Her bir insan eş, baba, evlat, kardeş, akraba, arkadaş, patron, işçi, memur, emekli, öğretmen, doktor, mühendis, asker, polis, hakim, avukat, yönetici gibi roller oynamaktadır. Başrolde hep bireyin kendisi vardır. Değişen ikinci, üçüncü, dördüncü derecedeki oyuncular veya figüranlardır. 

Roller dağıtılırken kimine zengin kimine fakir, kimine patron kimine işçi, kimine devlet başkanı kimine en düşük derecede memur rolü verilmiştir. Herkes kendi rolünü en iyi şekilde oynamak; sevmek, vermek ve erdemli olmakla mükelleftir. Bu oyunda zerre kadar iyiliğin de zerre kadar kötülüğün de karşılığı vardır. Sevenler, verenler ve erdemli olanlar sonuçta kazançlı çıkarlar. 

Roller dağıtılırken hiç kimseye adaletsizlik yapılmamıştır. Çünkü herkes sahip olduğu güç, zenginlik ve nimetler oranında sorumluluk sahibidir. Ebedi hayat başladığında zengin kişiden parasını ve servetini nasıl kazandığı ve nerede harcadığı tek tek sorulurken, fakir insan belki sadece sırtındaki hırkanın hesabını verecektir. Patrona binlerce işçisinin geçimini adaletli bir şekilde sağlayıp sağlayamadığı, devlet başkanına milyonlarca vatandaşına karşı adil davranıp davranmadığı, onlara herhangi bir devlet kurumu tarafından haksız muamele yapıldığında haklarını koruyup koruyamadığı bir bir sorulacaktır. 

Dünya hayatında elde edilecek mutluluk açısından da rollerin dağılımı adaletsiz değildir. Çünkü hayatın geneli düşünüldüğünde, hayata zengin ailede doğarak başlayan bir çocuğun fakir ailede doğarak başlayan bir çocuktan daha çok mutlu olacağına dair kesin bir kural yoktur. Buckingham Sarayı’na yeni bir bebeğin geldiği günlerde gazetelerde çöp kutusuna canlı bir bebeğin bırakıldığı haberini okumuştuk. İşte “Büyük Oyun” bu kadar renkli ve enteresandır. Kimisi hayata sarayda başlar kimisi de çöp kutusunda. Ama bunda hiçbir adaletsizlik yoktur. Umalım ve dua edelim ki her iki bebek de yaşam boyu çok mutlu olsunlar. Fakat hayatın genelinde hangi bebeğin daha mutlu olacağını bu günden öngörmek mümkün değildir. Çünkü hangisi için ne tür bir senaryonun yazılmış olduğunu henüz bilemiyoruz. 

Kader dediğimiz şeyin çok önemli bir kısmını kesişen senaryolar oluşturur. Bir kişi diğeriyle tanışacak ve sonrasında hayatında bir takım değişiklikler olacaksa zamanı geldiğinde senaryoda belirtilen yerde o kişiler mutlaka buluşurlar. Böylece kesişen senaryolarla oyun giderek daha da zenginleşir. 

“Büyük Oyun” öylesine enteresandır ki bu oyunda her zengin kişinin rızkının fakir kişiden daha bol olacağına dair bir garanti yoktur. Rızık bir canlının yiyip içtiği ve yararlandığı şeylerdir. Öyle süper zenginler vardır ki sağlıkları izin vermediği için özendikleri pek çok şeyi yiyip içemezler. Ama sağlıklı fakir bir aile bulabildiği kadarıyla oturup afiyetle yer, içer. Milyarderler bile nasip değilse dünyanın en iyi doktorlarından birine gidip ameliyat olamazlar. Diyelim ki o ülkede herhangi bir hastalık konusunda dünyanın en iyi cerrahlarından birisi yaşamaktadır. Ancak o doktor daha geniş halk kitlelerine hizmet verebilmek için ameliyatlarını en lüks ve en pahalı olan hastanede değil de daha uygun fiyatlı ancak hizmet kalitesi de çok iyi bir hastanede yapmaktadır. Hasta olan milyarderlerden birisinin belki kendi hastanesi bulunmaktadır ve oraya gidip ameliyat olacaktır. Bir diğerinin ise en lüks ve en pahalı olan hastaneyle anlaşmış özel sigortası vardır, bu nedenle o da gidip oraya ameliyat olacaktır. Ülkenin devlet başkanı bile hastalanınca önceden belirlenmiş protokoller izlendiği için o doktoru bulamayabilecektir. Ama fakir bir köylü vatandaş gelecek, nasipse o doktoru bulacak ve doktor ekonomik durumu iyi olmayan hastalarına çok yardım ettiğinden dolayı ameliyatını güzelce olacak ve köyüne mutlu bir şekilde dönecektir. Bir yanda nasibi ve rızkı az bazı milyarderler, diğer yanda nasipli, bol rızıklı fakirler. Büyük oyun bu kadar da renklidir işte. 

“Büyük Oyun”u zenginleştiren unsurlardan biri de “Kısmi İrade”dir. Sadece Tanrı’nın iradesi olan “Bütüncül İrade” bulunsaydı o zaman tüm oyuncular adeta programlanmış robotlar gibi rollerini oynarlar ve oyunun zenginliği azalırdı. Oysa ki varlık alemindeki bilinçli varlıklara “Kısmi İrade” diyebileceğimiz bir irade verilmiş ve oyun daha zenginleşmiştir. Böylece bilinçli her ünite olaylar karşısında iradesiyle seçimini yapmakta ve oyun çok yönlü olarak gelişmektedir. 

“Kusurlu Üniteler” konusu da “Büyük Oyun”a çok zenginlik kazandırır. Varlık alemini yaratırken “Yüce Yaratıcı”, onuncu makamdaki, kusurlarını gizlediği “Ayrıcalıklı Dostları” hariç bütün varlıkları bilerek ve isteyerek kusurlu yaratmıştır. Böylece kusursuzluk denen ayrıcalık sadece kendisine mahsus bir özellik olarak kalmıştır. Varlık alemini oluşturan “Kusurlu Üniteler” kusurlarıyla ve “Kısmi İradeleri” ile oyuna büyük zenginlik katmaktadırlar. Ayrıca irade ile birlikte verilen akıl, nefis ve zeka oyunu çok daha renkli hale getirmektedir. 

“Büyük Oyun”u çok renkli ve zengin kılan faktörlerden birisi de senaryoda determinist bir yolun izlenmesidir. Yani bir olay meydana getirilecekse önce onun sebepleri hazırlanır ve böylece asıl fail gizlenir. Mesela bir kişi zengin edilecekse önce onun ticarete atılması sağlanır ve hiç ummadığı şekilde işleri ilerletilerek holding sahibi yapılır. Bir kusurlu ünitenin fakirken süper zengin olması, sonrasında bunu tolere edip edememesi, diğer insanlara ve varlıklara karşı davranışlarının değişip değişmemesi oyunu çok zevkli ve renkli hale getirir. Olaya dışarıdan bakanlar zengin olan o şahsın sıkı çalıştığı, çok zeki olduğu tarzında şeyler söylerler. Halbuki sık rastlandığı gibi o holdingin içinde de holding sahibinden daha çalışkan, daha zeki ve daha donanımlı kişilerin mevcudiyetini akıllarının ucundan bile geçirmezler. Ama her şeyi gizleyen bir “Determinizm Perdesi”nin varlığını ve onun arkasındaki gerçeği bilenler verenin de alanın da Tanrı olduğunu söylerler. Bütün olan biteni tebessüm ederek keyifle izlerler. Halbuki Tanrı dileseydi o kişinin önüne trilyonlar tutarındaki nakit parayı bir anda koyabilirdi. Buna gücü yeter. Ancak oyunun kuralı böyle değildir. Önce “Determinizm Perdesi” gereği sebepler hazırlanacak ve Tanrı’nın veren eli açıkça görülmeyecektir. Kişi aklıyla, zekasıyla, sezgisiyle ve sağduyusuyla veren eli bulacaktır. Şükredecektir. İçinde barındırdığı imtihan sırrıyla birlikte oyun böylece daha keyifli hale gelecektir. Burada insana düşen görev çalışmak ve her ne iş yaparsa yapsın elinden gelen en iyi performansı ortaya koymaktır. Gerisi Tanrı’nın takdirine kalmıştır. Zaten işler sonunda daima O’nun dediğine varır.

“Büyük Oyun” öylesine geniş kapsamlı ve çeşitliliği bol bir oyundur ki; içinde mutluluk ve mutsuzluk, haz ve acı, sevinmek ve üzülmek, gülmek ve ağlamak, zenginlik ve fakirlik, sağlık ve hastalık, yükselmek ve alçalmak, tokluk ve açlık, sevilmek ve sevilmemek, aziz ve zelil olmak, doğmak ve ölmek, ölmek ve dirilmek beraberce mevcuttur.

Oyun çok enteresandır ve sürprizlerle doludur. Oyun devam ederken Allah hiç ummadığınız kişileri aziz, yine hiç tahmin edemeyeceğiniz kişileri zelil kılabilir. Fakiri çok zengin, zengini çok fakir yapabilir. Önemsiz ve yetersiz gibi gördüğünüz kişilere çok önemli, çok büyük işler yaptırabilir. Bütün bunlar oyunu daha da zenginleştirirler.

Allah evreni zaten “Büyük Oyun”un oynanması için yarattı. Bu oyunun içerisinde kendisinin yaratmış olduğu “Kusurlu Üniteler” tarafından bilinmeyi  ve zikredilmeyi istemesi var. Yarattıklarının bir bölümüne “Kısmi İrade” vererek imtihan sırrının ortaya çıkması ve oyunun zenginleştirilmesi var. Kimlerin daha iyi ameller işleyeceğinin gözlenmesi var. O’nun “Sonsuz Ötesi” gücünün, güzelliğinin ve harika sanatının sergilenmek istenmesi var.

Allah insanı da bu oyunu en iyi şekilde oynayabilecek yetenekte ve O’nun isimlerinin, sıfatlarının “en kamil tarzda” tecelli edebileceği donanım ile yarattı. “Büyük Oyun”u iyi oynayabilmesi için insana ruh ile birlikte bilinç, akıl, irade ve nefis gibi fonksiyonları yükledi. İnsan bu özellikleriyle çok değerli ve önemli bir varlıktır.

Oyunda yer alan her ünitenin bir vazifesi vardır. Hiçbir varlık boşuna yaratılmamıştır. Herkes vazifesini yapar, rolünü oynar. Hangi rolü oynamak üzere yaratılmışsa o rol ona kolaylaştırılır. Şeytan bile “kaderin memuru” olarak görevlendirilmiştir ve oyunu zenginleştiren önemli figürlerdendir.

“Kusurlu Üniteler”in tamamı “Ana Ünite” den yani “Yüce Yaratıcı”dan geldiler ve rollerini oynadıktan sonra yine O’na döneceklerdir. Ancak hesap gününde yaptıklarının ve yapmaları gerekirken yapmadıklarının hesabını verdikten sonra, yani temizlendikten sonra Tanrı’ya geri dönebileceklerdir. Aslında her şey büyük bir oyundan ibarettir. Çünkü yazan da O, sahne de O, sahneye koyan da O, Oynayan da hep O. Bize düşen sevmek, vermek ve erdemli olmak. Yani rolümüzü güzel oynamak. Aslında varlık aleminde Tanrı’dan başka hiçbir şey yok. Bu yokluğa ben de dahilim. Tek mevcut O…

Yıldızhan’ın Mağarası (Yildizhan’s Cave)

Üçüncü bin yıl başlangıcı yaklaşırken Rabb’im beni ekonomik açıdan fakir fakat sevgi ve irfan açısından zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gönderdi. Hayatımda hem yoksulluğu hem de zenginliği gördüm. Çok iyi ve çok kötü olaylara şahit oldum. Bilge insanlar tanıdım. 

Sevgili annem ve babam Allah Dostuydu. Annemi hep ibadet ve dua ederkenki haliyle hatırlarım. Babam: “Evladım pazara gittiğinizde meyve ve sebze alırken hep en iyilerini seçmeyin. En iyi olanların bir kısmını da diğer insanlara bırakın” derdi. Kardeşlerim de güzel insanlar oldukları için çocukluğum çok özgür ve mutlu geçti. 

Bilgiye, okumaya ve öğrenmeye tutku derecesinde meraklı yapımla Kuleli Askeri Lisesi’ne girişim hayatımın dönüm noktası oldu. Kuleli çok kaliteli bir liseydi. Kişiliğimin şekillenmesi ve hayat disiplini edinmem noktasında bana çok olumlu katkılar yaptı. İlkokuldan beri zaten çok okuyordum, lise yıllarında öğretmenlerimin teşvikiyle okumam arttı. Hayatımın sonraki yıllarında ise uzman doktor olduktan sonra gittiğim Harvard Üniversitesi belirleyici oldu. Bu bilim yuvasında geçirdiğim günler mesleki gelişmemin yanında hayat anlayışımı da pozitif anlamda etkiledi. Orada pek çok iyi insan ile tanıştım. 

Yaptığım seyahatler, ameliyatlar, okumak, düşünmek ve ibadet dışında kayda değer bir hayatım, sosyal yaşantım, arkadaşlarım pek olmadı. Buda’nın Bodhi Ağacı, Platon’un Alegorik Mağarası, Hz. Muhammed’in Hira Mağarası vardı. Benim de kendi mağaram oldu. Bir mağara adamı (CAVEMAN) gibi yaşadım. Mağaram bana sevdirildi. Kalabalıklarla beraberken bile mağaramın içindeydim hep. Ömrümün önemli bir kısmı insanlardan uzakta “Mağaram”ın içinde geçti. Orada kendi dünyama çekildim; tefekkür ederek iyilik, güzellik, doğruluk, sevgi, sabır, hakikat gibi kavramları kucakladım; içimde çoğalttım. Gerçek hayatta uyguladım. Giderek tekamül ettim, fikirlerim olgunlaştı. Çok düşündüm, sorguladım ve bu “Öğreti” zaman içinde Rabb’imin izniyle ortaya çıktı. 

Mağaramın dışına çıktığım zamanlarda seyahat etmeyi ve bu esnada öğrenmeyi hep sevdim. Halen bir öğrenciyim. Her gittiğim ülke ve yer bana yeni bir şeyler öğretti. Doğu’yu da Batı’yı da gördüm. Gezerken bazı yerlerde temizlik, düzen, iyilik, güzellik ve zenginliğin; diğer bazı yerlerde ise pislik, düzensizlik, cehalet ve fakirliğin daha fazla olduğunu gözlemledim. 

Polonya’ya gittiğimizde eski toplama kamplarını, oradaki gaz odalarını, insanların insanlar tarafından yakıldığı fırınları ve soykırım müzesinde katledilen altı milyon zavallı insandan geriye kalan bazı eşyaları gördük. Son yıllarda da yine bir diktatörün iktidar uğruna yüzbinlerce insanı acımasızca öldürdüğüne, din adına başların kesildiğine şahit olduk. “İçimizde yeterince sevgi olsaydı bütün bunlar olur muydu?” diye düşündüm. 

Uzakdoğu’ya ve dünyanın bazı başka yerlerine yaptığımız gezilerde insanların önemli bir kısmının sömürülmüş, aç, sefil, perişan, fakir ve hasta olduğunu gördük. Bu tablo karşısında kendi vicdanımı da sorguya çektim ve “Yeterince verseydik ve erdemli davransaydık bütün bunlar olur muydu?” diye düşündüm. 

Yine bir Uzakdoğu gezimizde rehberimiz bizden sadaka isteyen ihtiyaç sahibi insanlara kızıyor ve asla para vermememizi defalarca tembihleyip duruyordu. Çok geçmeden aynı gezi esnasında rehberimizin “İlahi Adalet” tarafından ciddi şekilde cezalandırıldığını gördük. Seneler önce bir şiirimde şöyle demiştim:

“Sen nasıl davranırsan O’nun mahlukatına,                                                                                                                                                    Yüce Yaratıcı da öyle davranır sana.”

Evet, bu evrensel bir gerçektir. Sadece insanlara değil; hayvanlara, bitkilere ve diğer mahlukata da zarar verenlerin gizli bir el tarafından er veya geç cezalandırıldığını görmekteyiz. Kendi halkından binlerce kişiyi kimyasal silahlarla katleden, yenilmez denilen güçlü bir diktatörün uluslararası başka bir güç tarafından feci şekilde öldürülmesine şahit olduk. Adalet evrensel değerlerdendir ve er geç yerini bulur. Aslında iyilik eden de kötülük eden de kendine eder. 

Her olaya ibretle bakmalıyız. Sadece kendi başımıza gelenlerden değil başkalarının yaşadığı olaylardan da dersler almalıyız. Hatta okuduğumuz kitaplar ve diğer yazılı metinlerden, medyada şahit olduğumuz olaylardan da dersler çıkarmalıyız. 

İnsanların arayış içinde olduklarını, bazı akıl ve mantık dışı inançların, öğretilerin peşinden gittiklerini görüyoruz. Bazı doçent ve profesörlerin “Büyük patlama nerede oldu?” ve benzer tarzdaki sorular karşısında çaresiz kaldıklarına şahit oluyoruz. 

Dünyanın bazı yerlerinde insanların ölmüş yakınlarının cesetlerini üzüntüyle yaktıklarını, diğer bazı yerlerinde ise toprağa gömdüklerini görüyoruz. Bu esnada hissettikleri çok derin acıyı onlarla birlikte yaşıyoruz. 

İnsanoğlunun aya gidişine ve uzaydaki parlak başarılarına şahit olduk. Ancak bilim ve teknikte çok ilerleyen, uzayı fetheden insanoğlunun dünyadaki açlığın, yoksulluğun, sefaletin, cehaletin, savaşların ve hastalıkların ortadan kaldırılması konularında yeterince ilerleme kaydedemediğini görüyoruz. 

Çocukluğumdan beri bilgiye susamış bir yapım vardı. Eğer kafamın içinde cevaplanmamış bir soru varsa o gece uyuyamam. Başta geniş kütüphanem olmak üzere çeşitli kaynaklardan o konuyu sonuna kadar araştırırım ve kafamın içindeki konforu sağladıktan sonra gider yatarım. Şu anda kafamın içindeki konforu da herkesle paylaşmak istiyorum. 

Aslında bu “Öğreti” hepimizin ortak malı. Çünkü mağarada geçirilen saatlerin yanında yaşanan bir ömür, okunan, izlenen ve dinlenen binlerce kaynak; akıl, sezgi, ilham var. Sonuçta hepsi bir ömrün birikimi olan içselleştirilmiş fikirler. Ancak şunu da kesinlikle biliyorum ki beynin bilgi birikimi anne karnında başlıyor ve yaşam boyunca devam ediyor. Gördüğümüz her şey, duyduğumuz sesler, kokladığımız kokular, algıladığımız tatlar, dokunduğumuz cisimler, aklımızdan geçen düşünceler, sezgilerimiz ve ilhamlarımız muhteşem beynimiz tarafından tek tek kaydedilmekte; genlerimiz aracılığıyla atalarımızdan gelen arşiv kayıtları da bunlara eklenince büyük bir birikim söz konusu olmaktadır. Neticede yaşantımıza yön veren orijinal fikirler, konseptler, paradigmalar ve öğretiler ortaya çıkmaktadır. Hatta bilgilendirilme sürecimiz “İlahi Frekanslar”, saklı düzen ve başka boyutlar aracılığıyla da devam edip gitmektedir. 

“Öğretimiz”deki bazı kavram ve fikirler şu gök kubbe altında ilk kez söyleniyor olsa da, bu “Öğreti” tek kişinin değil binlerce kişinin katkılarıyla ortaya çıkmış bir eserdir. Her orijinal fikir dimağımızda yoğrulup düşünce planımızda somut şekilde belirirken bu süreçte binlerce başka beynin katkısı söz konusudur. Başta sevgili annem ve babam olmak üzere tüm ailemin, canım öğretmenlerimin, akademisyenlerin, arkadaşlarımın, binlerce yıllık bilgi birikimimizi kitap ve eserleriyle inşa eden değerli yazar ve fikir insanlarının, filozofların, azizlerin, velilerin, peygamberlerin hepsinin bu “Öğreti”de emeği vardır. Onun için Pascal’ın uyarısını dikkate alarak “Yıldızhan Öğretisi”ne “Bizim Öğretimiz” diyorum. 

Çok eskiden beridir mağaramda küresel problemler üzerine de kafa yoruyorum. Seneler önce yine küresel problemlerin çözümüne odaklanmış derin derin düşünürken ulaştığım noktada zihnimde bir şimşek çaktı ve çözümü bir şiirle şöyle formüle ettim: 

“Tüm küresel sorunlar istiyorsan çözülsün;
Sev, ver ve erdemli ol, evren cennete dönsün.” 

Evet, sanki Buda’nın Bodhi Ağacı’nın altındaki tam aydınlanması gibi bir olay yaşamıştık. O gün zihnimde parlayan ışık seneler geçtikçe olgunlaştı ve zamanla gelişerek bir “Öğreti“ye dönüştü. Bu adeta sihirli bir formüldü ve samimiyetle uygulandığı takdirde inanılmaz zorluktaki problemleri bile çözebiliyordu. Hatta Türkiye’nin “Çözüm Süreci” denilen çok önemli ve girift bir probleminin de bu formül ile aşılmasının mümkün olduğunu görerek “Ülkemizin Sayın Cumhurbaşkanı”na yazdığım açık mektupta bundan söz ettim. Problemlerle dolu bir dünyada yaşıyoruz. Koskocaman adamların bile göz kırpmadan yalan söyleyebildikleri, hırsızlığın ve yolsuzluğun kol gezdiği, adaletin gözetilmediği, savaşların sürdüğü, savunmasız kadınların bıçaklandığı, zavallı çocukların dövüldüğü, yaşlıların horlandığı ve acımasızca terkedildiği, engellilerin dikkate alınmadığı, kıyafetleri nedeniyle insanların aşağılandığı, temel hak ve özgürlüklerin hiçe sayıldığı, hayvanların zulüm gördüğü, bitkilerin ve çevrenin insafsızca talan edildiği, insanların acımasızca sömürüldüğü, çöpten yiyecek toplayan insanların görüldüğü, insanın insanı çeşitli şekillerde köleleştirdiği, fuhuşun bulunduğu, kitlelerin açlık seviyesinin altında bir gelirle yaşamaya mahkum edildiği, hastalıkların tehdit oluşturduğu, bazı yerlerde temiz içme suyuna dahi ulaşılamayan bir dünyada bu “Öğreti” bir nimettir ve samimiyetle uygulandığı takdirde kesin problem çözücü olarak karşımızda durmaktadır. 

Bir yanda “Haksız yere bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibi olur, bir insanın hayatının kurtuluşuna vesile olan da tüm insanlığı kurtarmış gibi olur” mealindeki ayeti getiren ve “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” diyen Hz. Muhammed, “Sağ yanağınıza bir tokat atana diğer yanağınızı da çevirin” diye seslenen Hz. İsa, Tanrı’dan insanlara on emiri ulaştırarak “Öldürmeyeceksiniz” diyen Hz. Musa, çevresindekilere bütün dünyaya barışı ve sevgiyi yaymalarını tavsiye eden Buda, insan sevgisini gerçek soyluluğun işareti sayan Konfüçyüs bizleri sevgiye, barışa, kardeşliğe ve ahlaka davet ediyorlar; diğer yanda binlerce yıl geçmiş olmasına rağmen hala insanlar birbirlerini sömürmeyi, din ve mezhep adına kafa kesmeyi, öldürmeyi sürdürüyorlar. 

Bütün bunları görerek üçüncü bin yılın başında insanlığa ve tüm varlık alemine sesleniyor ve diyoruz ki: Ayrımcılığı bırakın. Hangi dinden, mezhepten veya felsefi görüşten olursanız olun “Sevin, verin ve erdemli olun (Love, be giving and be virtuous)”. Bu kelimelerle temellendirdiğimiz “Öğreti” hem günümüzde hem de önümüzdeki bin yıllarda daha mutlu bir dünya, daha yaşanabilir bir evren oluşturabilmemizin formülüdür. Bu formülü tüm insanlık olarak benimsemeli, eğitimde önemle yer vermeli ve genetik kodlarımıza kazımalıyız. “İdeal Toplum” bu şekilde inşa edilecektir. 

Varlık aleminin bilinçli varlıklarına bir hediye olarak sunulan bu “Öğreti” iyiliği, güzelliği, doğruluğu, hakikati, sevgiyi, barışı, özgürlüğü, refahı ve ebedi saadeti getirecektir. “İnsanlığın Birliği”ni sağlayacak ve varlıkları tek çatı altında toplayacaktır. Biz kimiz? Nereden geliyoruz? Nereye gidiyoruz? Evren nasıl ve niçin yaratıldı? Büyük patlama nerede oldu? Ölümsüzlük mümkün müdür? gibi önemli sorulara net cevaplar verdiğinden zihinlerdeki konforu da sağlayacak, insanları boşlukta kalmaktan kurtaracaktır. 

Leonardo da Vinci’nin “Simplicity is the ultimate sophistication” diye ifade ettiği bir tespiti ve tavsiyesi var. Bu, adeta “Öğretimiz” düşünülerek yüzyıllar öncesinden söylenmiş bir söz. Bu tavsiyeye uyarak “Öğreti”yi olabildiğince sade fakat sadelikten doğan bir derinlik ve kapsamlılık içinde kaleme almaya çalıştım. 

İyi niyet ve samimiyet çok önemlidir. Rabb’im hayırlara vesile kılsın.

Herkese “Sonsuz Ötesi” bir yaşam ve ebedi saadetler diliyorum…

Kader (Destiny)

Evreni yaratan “Yüce Yaratıcı”nın “Sonsuz Ötesi” iradesine “Bütüncül İrade” (COMPLETE WILL) dersek, bundan bilinçli varlıklara verilen bölüme de “Kısmi İrade” (PARTIAL WILL) diyebiliriz. İnsan sahip olduğu bu irade ile tercihlerini yaşam boyu iyiden, kötüden veya “nötr”den yana kullanacaktır. 

“Kısmi İrade” vardır. Eğer insana “Kısmi İrade” verilmeseydi ve kişi yaptığı tüm işleri programlanmış bir robot gibi otomatik olarak yapsaydı hiçbir eyleminden sorumlu tutulamazdı. Ayrıca oynanan “Büyük Oyun”da bu kadar zengin ve renkli olmazdı. “Kısmi İrade”nin varlığı aynı zamanda Tanrı’nın insana ne kadar çok değer verdiğini de gösterir. 

Ezeli ve ebedi ilmiyle Tanrı baştan sona olmuş ve olacak her şeyi bilir. Bu O’ nun mutlak ilminde saklıdır. Bir insanın “Kısmi İrade”siyle hangi tercihleri yapacağını, sadaka verip vermeyeceğini, dua edip etmeyeceğini önceden bilir. Şu anda da, on yıl sonra da, bir ömür boyunca da o kişinin neler yapacağını hep bilir. Bu, “Bütüncül İrade”nin hükmettiği “MUTLAK KADER” (ABSOLUTE DESTINY)dir. Ayrıca bir insanın ne zaman ve nerede doğacağı, hangi ailede dünyaya geleceği gibi bilgiler ile iradesiz varlıkların kaderi de “MUTLAK KADER”in içinde yazılıdır. Asla değişmez. Çünkü “MUTLAK KADER” “Yüce Yaratıcı”nın takdiridir, “Sonsuz Ötesi” ilmindeki mutlak bilgidir ve kesindir. Bir de Tanrı’nın insana verdiği “Kısmi İrade” vardır ki bu iradenin hükmü sadece “DEĞİŞEBİLİR KADER” (CHANGEABLE DESTINY) adını verdiğimiz alanda geçerlidir. İnsan “Kısmi İrade”sini kullanarak gerçekten de özgürce bir şeyler yapar, dua ile gelecekte olabilecek bazı şeyleri değiştirebilir ama yaptıkları tamamen “DEĞİŞEBİLİR KADER” alanındadır ve “MUTLAK KADER” ile hep uyumludur. Şurası kesinlikle bilinmelidir ki gelecekte olacak olan her şeyin Tanrı’nın bütüncül ilminde kayıtlı bulunması insanın “Kısmi İrade”sini özgürce kullanmasına engel değildir. İnsan “Kısmi İrade”sini kullanırken tamamen özgürdür. Yani Tanrı’nın mutlak ilmiyle olmuş ve olacak her şeyi bilmesi ayrı şey, insanın “Kısmi İrade”sini özgürce kullanması ayrı şeydir. 

İnsan gelecekte olabilecek şeyler için dua edebilir. Tanrı duayı kabul ederse gelecekte olacak olan şey edilen dua doğrultusunda değişir. Ancak bu değişiklik “DEĞİŞEBİLİR KADER” alanındadır. Burada “MUTLAK KADER”in kesinlik ilkesi yine geçerliliğini korumuştur. Çünkü Tanrı ezeli ve ebedi ilmiyle sizin o duayı yapacağınızı önceden bildiğinden “MUTLAK KADER”inizi zaten öyle yazmıştır. Dua olayında görüyoruz ki “DEĞİŞEBİLİR KADER”iniz değişmiş fakat “MUTLAK KADER”iniz değişmeden aynen kalmıştır. Üstelik duanız da kabul olmuştur. İşte Tanrı böylesine muktedir ve yücedir. Her şeye gücü yetendir. 

Kişinin yaptığı iyilikler neticesinde ömrü uzatılabilir. Tanrı o kişinin ne gibi iyilikler yapacağını önceden bildiğinden “MUTLAK KADER”de o kişinin ömrünü zaten uzun olarak yazmıştır. Böylece iyilikler yapan o kişinin ömrü uzatılarak “DEĞİŞEBİLİR KADER”i değiştirilmiş, “MUTLAK KADER”i ise değiştirilmeden aynen kalmıştır. Üstelik o iyi insan aynı zamanda mükafatlandırılmıştır. Madem ki değişmez “MUTLAK KADER”imizde ne yazılmış olduğunu önceden bilemiyoruz, öyleyse akıllı davranarak iyilikler yapmalıyız ve “DEĞİŞEBİLİR KADER”imizi kendi lehimize değiştirmeliyiz. Bir kişinin sevmesi, vermesi ve erdemli olması Tanrı’nın hoşuna giden şeylerdir. 

Karl Marx “Tarihte her ne olmuşsa başka türlü olamayacağı için öyle olmuştur” diyor. Biz de bu sözü günümüze taşıyıp “Geçmişte her ne olmuşsa başka türlü olamayacağı için öyle olmuştur” diyoruz ve bir dakika önce olup bitmiş olayları bile buna dahil ediyoruz. Çünkü “Determinizm Perdesi” gereğince olay öncesi bütün şartlar hazırlanmış ve olay “Mutlak Kader” doğrultusunda cereyan etmiştir. 

Bilgece düşünerek “Geçmişte her ne olmuşsa başka türlü olamayacağı için öyle olmuştur” tarzındaki bir inancı benimsemek insanları çok rahatlatabilir. Böyle düşünenler başkalarını yargılamazlar ve gerektiği yerde herkesten önce özür dilemekle birlikte “keşke” kelimesini kullanmazlar. Çünkü her ne olmuşsa determinizm perdesi gereğince şartları önceden hazırlanmış ve başka türlü olamayacağı için öyle olmuştur. Ancak bu görüş bizim geçmişe giderek yaşanmış olaylardan dersler çıkarmamıza engel teşkil etmemelidir. Geçmişe cesurca ve akıl dolu tarzda giderek oradan gerekli dersleri de almalıyız. 

İnsanın genlerinde kendisini hem iyiye hem de kötüye doğru yönlendiren özellikler yaratılıştan itibaren vardır. Ruhunda ise akıl, nefis ve irade fonksiyonları mevcuttur. Eğer insan iradesini doğru yönde kullanarak nefsini aklının emrine verebilirse kurtuluşu büyük oranda yakalamış demektir. Çünkü o andan itibaren yapacağı tüm işlerde nefsini değil aklını rehber edinecektir. Akıl ise iyiye, güzele, doğruya ve hakikate doğru götüren bir rehberdir. Yeterince akıllı olan her insan sever, verir ve erdemli olur; doğruyu görür, kendini bilir, gerçeği bulur. Eğitimle kişinin iyi yönlerini artırmak ve kötü yönleri törpülemek mümkündür. Eğitim öylesine etkili bir enstrümandır ki, doğru kullanılırsa, onunla insana aklını nasıl rehber edinebileceği bile öğretilebilir. Akıllı kişi hangi işi yaparsa yapsın teslimiyetçi olmaz ve elinden gelen en iyi performansı ortaya koymaya çalışır. Çünkü “MUTLAK KADER”de ne yazılmış olduğu bilinmemektedir ve milyarda bir ihtimal bile olsa her umut ışığını değerlendirmek gerekmektedir. Elden gelen her şey yapılır ve gerisi Tanrı’ya havale edilir. Sonuçta nasıl bir durum ortaya çıkarsa çıksın “Geçmişte her ne olmuşsa başka türlü olamayacağı için öyle olmuştur” denir ve “Bütüncül İrade”ye bilgece teslim olunur. 

İnsan günlük yaşantısında akıllı davranmayı bilmelidir. Farzedelim öyle bir olay başınıza geldi ki özür dileseniz de dilemeseniz de olur. Böyle bir fırsat asla kaçırılmamalı ve özür dilenmelidir. Çünkü başka hiçbir kazancınız olmasa bile karşınızdaki insanı mutlu etmiş olacaksınız. Bir insanı mutlu etmek az kazanç mıdır? Ayrıca özür dilemek çok olumlu bir eylemdir. Çünkü özür dilemekle muhtemel bir çatışmayı önlersiniz, nefsinize karşı bir kez daha zafer kazanmış olursunuz ve itibarınız artar. Bir özür dileme eyleminin içinde “50 Erdem”den nefsinin kölesi olmamak, iyi huylu olmak, asil tavırlı olmak, merhametli ve vicdanlı olmak, hoşgörülü olmak, orta yolu benimsemiş ve ılımlı olmak, alçakgönüllü olmak, barışsever olmak, kibar olmak, sağduyulu olmak, saygılı olmak, sabırlı olmak, sorumluluk sahibi olmak, zeki-akıllı ve aklını rehber edinmiş olmak, empati yapabilmek, irade sahibi olmak, pozitif düşünceli olmak, lüzumsuz konuşmamak fakat konuşmak gerektiğinde de sessiz kalmamak, bilgece düşünerek yargılamamak, evrensel değerlere önem vermek gibi tam 20 adet erdem mevcuttur. Özür dileyen kişiye çok saygı duyulur. Çünkü o kişinin nefsinin kölesi olmadığı ve tekamül basamakları içinde de en azından dördüncü makamda olduğu anlaşılır. En azından diyoruz, çünkü çok daha üst makamlarda olma ihtimali de vardır. 

“Kısmi İrade”ye sahip olan insanoğlunun genetik yapısında iyilikle birlikte kötülüğün de var olması “Büyük Oyun”u daha zengin ve renkli bir hale getirmektedir. Aslında olup biten her şey bir oyundan ibarettir. Bu oyunun içerisinde şeytan bile bir aktördür ve “kaderin memuru”dur. Yunus Emre bir şiirinde “Var biraz da sen oyalan” diye seslenmektedir. Gerçekten de İnsan dünya hayatında bir yandan oyalanırken diğer yandan “Kısmi İrade”siyle özgürce bir şeyler yapmakta ve rolünü oynamaktadır. Bu esnada kendisine irade ile birlikte iktidar, zenginlik, fakirlik gibi pozisyonlar verilerek nasıl davranacağı da gözlemlenmektedir. Hatta kendisinin dışında, evren denilen sahnede, sıradışı ve bir kısmı da aşırı derecede iyi veya kötü olaylar yaratılarak onlar karşısında nasıl bir tutum takınacağı da ayrıca izlenmektedir. 

Madem ki bu bir “Büyük Oyun”dur, öyleyse oyunda yer alan aktörler akıllı davranarak sevmeli, vermeli ve erdemli olmalıdırlar. Çünkü oyunun sonunda dönüş O’nadır. Dönüşte “Tekamülün 10 Basamağı” içerisinde daha yüksek makamlarda yer alanlar daha karlı çıkacaklardır. Müjdeler olsun “Kısmi İrade”lerini akıllıca kullanarak daha üst makamlara yükselenlere, “İdeal Toplum” sınırından içeriye girenlere, Tanrı’nın dostu olanlara ve bir dost olarak O’na kavuşanlara.

Selam olsun…

Kuantum Fiziği ve Kader (The Quantum Physics and Destiny)

Kuantum fiziğinin geldiği noktada artık klasikleşmiş görüş olan “belirsizlik” anlayışının aksine, parçacıkların davranışlarının önceden bilindiği ileri sürülüyor. Bu görüş “Bütüncül İrade” (COMPLETE WILL) ve “MUTLAK KADER” in (ABSOLUTE DESTINY) varlığını destekler. Ancak bu durum “Kısmi İrade” (PARTIAL WILL) ve “DEĞİŞEBİLİR KADER” in (CHANGEABLE DESTINY) olmadığını göstermez. Çünkü akıl ve irade insandaki ruhun fonksiyonlarıdır. Ruh ölümsüz, “metafizik” bir varlıktır. Parçacıkların davranışlarının önceden bilinebilmesi ruhun bir fonksiyonu olan “Kısmi İrade“yi bağlamaz ve oynanan “Büyük Oyun”u da ortadan kaldırmaz. Yani siz yine çayınızı sütlü mü yoksa sade mi içeceğinize “Kısmi İrade”nizle karar verebilir ve afiyetle içebilirsiniz. 

Böylece her şeyin önceden belirlendiğini ve özgür iradenin (FREE WILL) bir yanılsama olduğunu savunan Utrecht Üniversitesi’nden Nobel ödüllü Fizik Profesörü Gerardus’t Hooft ile özgür iradenin (FREE WILL) varlığını savunan Princeton Üniversitesi’nin ünlü matematikçileri John Conway ve Simon Kochen arasındaki tartışmaya son veriyor, aralarında mutabakat sağlıyoruz. Nihayet kader konusunda binlerce yıldır süren kadim tartışma da bu “Öğreti”nin tamamında yazılanlarla birlikte artık sona ermiş oluyor.

Tanrı Vardır

Bilinç, ruhun evrene açılan penceresidir. Akıl ise ruhun bir fonksiyonudur. Ruh, bilinç penceresinden evrene akıllı bir şekilde baktığında şahane bir sanat eseri ile karşılaşıyor. Ortada böylesine muhteşem bir sanat eseri varsa elbette ki “Büyük Sanatkar” da olacaktır. “Monaliza” varsa “Leonardo” da vardır. 

Farzedelim ki madde ezelden beridir vardı ve öylece duruyordu. Fakat evrende her şeyin hareket halinde olduğu muazzam nizamı nasıl izah edeceğiz? Akıllı kişi “İlk hareketi kim başlattı?” diye sormaz mı?

Evren ve içindeki galaksi süperkümeleri, galaksi grupları, galaksiler, karadelikler, nebulalar, güneşler, gezegenler ve muhteşem insan. Ne büyük eserler bunlar. Her şey ne kadar akıllıca ve incelikli olarak tasarlanmış. “Tanrı vardır” denince her şeyin akla uygun bir şekilde izah edildiği ve en ince ayrıntısına kadar açıklandığı “Öğreti” ortaya çıkıyor. Dimağ rahatlıyor. Zihin konforu sağlanıyor. Varlıklar huzurlu ve mutlu oluyor. Aksi takdirde her şey boşlukta kalıyor, şüphe hakim oluyor ve huzursuzluk başlıyor. İşte Tanrı’nın varlığının en büyük delili de budur.

Öyleyse Allah vardır ve mutlaka vardır…

Tekamülün 10 Basamağı (The Ten Stages of the Development of the Soul)

1. Zavallı 

Nefsinin kölesi olduğu halde bunun farkında olmayan insan. Zavallıdır, ona acınır. Ilımlı, güzel bir üslupla bilinçlendirilmeye çalışılır. 

2. Farkında

Kötü yönlerinin farkında olan insan. Takdir edilir, elinden tutulur. 

3. Talebe

İyi olmayı isteyen insan. O bir talebedir, her türlü destek verilir. 

4. Yükselen

Seven, veren ve “50 Erdem“in bir kısmına sahip olan insan. Övülür, teşvik edilir. 

5. Olgun

Seven, veren ve “50 Erdem”in tamamına sahip olan insan. “İdeal Toplum”un sınırından içeriye girmiştir. “Olgun İnsan” makamına yükselmiştir. Ona çok saygı duyulur. 

6. Ermiş

Seven, veren, “50 Erdem“in tamamına sahip olan; bütün bunların Tanrı’dan geldiğini bilen, “Veren de, alan da, yapan da, eden de sadece Tanrı’nın kendisidir” diyen ve buna inanan insan. “Tanrı’nın Dostu”dur. Varlık aleminde “Yüce Yaratıcı”nın isimlerinin ve sıfatlarının tecellilerini seyreder. Rabb’i ondan, o Rabb’inden razıdır. Böylesi bir insan el üstünde tutulur, duası alınmaya çalışılır. 

7. Ulu

Seven, veren, “50 erdem”in tamamına sahip olan, “Varlık aleminde Tanrı’dan başka hiçbir şey yoktur” diyen ve buna inanan insan. “Tanrı’nın Bilge Dostu”dur. 

8. Yüce

Seven, veren, “50 Erdem”in tamamına sahip olan, “Ben de yokum, sadece Tanrı vardır” diyen ve buna inanan insan. “Tanrı’nın Sır Makamında Dostu”dur. 

9. Pirüpak

Kusursuz denebilecek bir saflığı yakalamış insan. Tertemizdir. “Tanrı’nın Naz Makamında Dostu”dur. 

10. Mükemmel

Tanrı’ya kavuşmuş insan. Sözün bittiği noktadadır. Söylenecek söz kalmamıştır. Kusurlarını Tanrı örter. “Tanrı’nın Ayrıcalıklı Dostu”dur. 

“Öğretimiz”de tekamülün 10 basamağı vardır. Maalesef insanların önemli bir kısmı henüz birinci basamaktadır. Ancak en alt basamaktaki insan bile hiçbir zaman ayıplanamaz, hor görülemez. Varlıklar kutsaldır. İnsan ise acınası ve sevilesi bir varlıktır. Birinci basamaktaki insana daha çok acınır ve ılımlı, güzel bir üslupla, kırmadan, incitmeden bilinçlendirmeye çalışılır. Hiç belli olmaz gün gelir devran döner ve belki o kişi zamanla Tanrı’nın izniyle en üst basamağa yani “MÜKEMMELLİK MAKAMI”na yükselebilir. Her insanda bu potansiyel mevcuttur. 

Ey insanoğlu! Dünyalar kadar malın, tonlarca altının, trilyonlarca nakit paran olsa veya kendin krallık tahtında oturuyor olsan, bütün bunların hiç birisine güvenme. Hepsi gelip geçicidir. Hepsi yok hükmündedir. Sen tekamül basamaklarında nerelerdesin, hangi makamdasın ona bak. Çünkü tüm bilinçli varlıklar ve “Yüce Yaratıcı” seni böyle değerlendirecektir. Öyleyse aynaya bak ve sen de kendini öyle değerlendir. Gerçek makamını öğren… 

İyi Kötü ve Nötr

Bir kişiye göre iyi olan şey diğer bir kişiye göre kötü olarak nitelendirilebilmektedir. Burada işin içine inançlar, felsefi görüşler, değer yargıları, yetişilen çevre, içinde yaşanılan toplum ve çıkarlar gibi pek çok faktör girmektedir. Oysa aklın rehberliğinde hareket edilebilse doğruya daha kolay ulaşılabilecektir. 

Salt akıl ile iyiyi kötüden ayırt etmek genellikle mümkündür. Immanuel Kant’dan esinlenerek şöyle düşünebiliriz. Bir şeyin iyi mi yoksa kötü mü olduğuna karar verebilmek için o şeyin tüm dünyaya ve “önümüzdeki yüzyıllarda, binyıllarda” uzaya da yayıldığını, evrensel hale geldiğini farz edelim. Evrensel hale gelen o şey sizin aklınıza ve sağduyunuza göre iyiyse, güzelse ve yararlıysa iyidir. Aksi takdirde kötüdür veya “nötr” bir durum söz konusudur. Evrensel hale gelen o şeyden herhangi bir varlık zarar görüyorsa o şey zaten kötüdür. Bu metodolojik yaklaşım ahlak kurallarının yerelden evrensele dönüşümünde anahtar rol oynayacak, çeşitli problemlerin çözümüne katkı sağlayacaktır. 

Bu bakış açısıyla yaklaştığımızda mesela cömertlik iyidir. Tüm dünyaya yaygınlaştığını düşünelim. Bir tek aç insan kalmazdı. Hırsızlık ise kötüdür. Tüm dünyaya yayılıp her yeri kaplasaydı, alın teriyle çalışıp kazananların emekleri uçar gider ve sonuçta hiç kimse üretmek istemezdi. 

İyi ve kötünün dışında öyle şeyler vardır ki yaygınlaşmaları ne faydalı ne de zararlıdır. Bunları iyi ve kötünün haricinde üçüncü bir kategori içinde değerlendirerek “nötr” durumlar diyebiliriz. “Nötr” durumlar kabul edilebilir şeylerdir. Mesela tercih edilen bir kılık kıyafet şekli veya yaşam tarzı marjinal durumlar dışında, yaygınlaştığında çevredeki varlıklara genellikle zarar vermez. Eğer gerçekten de fayda veya zararı yoksa bu “nötr” bir durumdur ve kabul edilebilir. 

“Nötr” bir durum karşısında bazen kişiden kişiye veya toplumdan topluma değişen farklı estetik değerlendirmeler, çeşitli kaygılar söz konusu olabilir. “Öğretimiz”deki “50 Erdem”inin içinde bulunan iyi huylu olmak, adil olmak, saf ve temiz olmak, asil tavırlı olmak, merhametli ve vicdanlı olmak, hoşgörülü olmak, orta yolu benimsemiş ve ılımlı olmak, barışsever olmak, kibar olmak, sağduyulu olmak, saygılı olmak, sabırlı olmak, hor görmemek ve ayıplamamak, zeki-akıllı ve aklını rehber edinmiş olmak, empati yapabilmek, bilgece düşünerek yargılamamak, temel hak ve özgürlükleri savunmak, evrensel değerlere önem vermek gibi erdemler benimsenirse “nötr” durumlarla ilgili estetik veya değişik daha pek çok kaygı kolayca aşılacaktır. Böyle bir yaklaşım hem yerel hem de evrensel barışa katkı sağlayacaktır. 

Herhangi bir yer ve zamanda ortaya çıkabilecek her durum iyi, kötü veya “nötr” diye üçe ayırdığımız kategorilerden birisine girecektir. Akıl yukarıda anlattığımız yöntemle kullanılırsa ayırım kolayca yapılabilecektir. Ancak gerektiği zaman kişi aklı ile birlikte kendi içine doğru yolculuk yaparak orada yanan doğal bir ışık olan “vicdanını” da devreye sokabilir. Vicdan aslında aklın bir şubesidir. Ayrıca “kutsal metinler” de bu konuda yardımcı olabilir.

Bu metodolojik düşünce tarzı çok yararlıdır. İyi veya kötünün haricinde üçüncü kategori olan “nötr” bir durumla karşı karşıya olduğumuz anlaşılırsa buda bir sonuçtur. Çünkü “nötr” durumlar kabul edilebilir durumlardır. Ancak “nötr” durumlarla yetinilmemeli ve tüm varlıklar el ele vererek iyiliği arttırmak için beraberce çalışmalıdırlar.

Allah hoşgörülü olanları sever…

İbadet

İbadet “Yüce Yaratıcı”ya karşı sevgi, saygı, samimiyet, itaat, boyun eğme, sığınma, acziyet, tefekkür, yüceltme ve tapınmanın en ileri derecesini gösteren düşünce, söz ve davranışlardır. Bütün bu eylemlerde amaç O’nun rızasını ve hoşnutluğunu kazanmaktır. 

İbadet edilmeye layık tek varlık Tanrı’dır. Sadece O’na yönelmek gerekir. Sadece O’na ibadet edilir ve yalnızca O’ndan istenir. Sadece Allah’a kulluk edip yalnızca O’ndan istemek kişiyi özgürleştirir. Çünkü O’ndan başka hiç kimseye ve hiçbir makama kulluk etmez. Bu ne büyük özgürlüktür. Ayrıca ibadet edenler hangi dinden, mezhepten veya felsefi görüşten olurlarsa olsunlar ferdi veya topluca yapılan tüm ibadetler, dualar, zikirler, mantralar, ritüeller, tefekkürler, teşekkürler ve şükürler sonuçta hep O’na gider. 

İbadet etmek “Çoklu Erdem İçeren Eylemler”dendir. Dolayısıyla çok pozitif bir eylemdir. Beden, zihin ve mal ile yapılan tüm ibadet çeşitleri göz önüne alındığında ibadet etme eyleminin içerisinde “Öğretimiz”deki “50 Erdem”den iyi huylu olmak, asil tavırlı olmak, hizmet ehli ve yardımsever olmak, merhametli ve vicdanlı olmak, vefalı olmak, orta yolu benimsemiş ve ılımlı olmak, sağduyulu olmak, cömert olmak, saygılı olmak, sabırlı olmak, şükretmesini bilmek, sorumluluk sahibi olmak, zeki-akıllı ve aklını rehber edinmiş olmak, empati yapabilmek, irade sahibi olmak, pozitif düşünceli olmak, ümitvar olmak, güçsüzleri korumak, evrensel değerlere önem vermek gibi toplam 19 adet erdem vardır. 

Varlık alemindeki canlı ve cansız bütün varlıklar kendi lisanlarıyla Allah’ı tespih ederler, zikrederler. Doğa yasaları da bir çeşit ibadettir ve varlıkların Tanrı’ya boyun eğmelerinin bir göstergesidir. Buna göre elektron da atom çekirdeğinin etrafında dönerken ibadet eder. 

Aklını rehber edinmiş olan her bilinçli varlık er veya geç Tanrı’yı bulur. Sonrasında da ibadetlerini en azından farzları yerine getirecek şekilde yapar. İleri derecede akıllı olan kişi ise Tanrı her an kendisiyle berabermiş gibi yaşar. İbadetlerini de o şekilde yapar. 

Tanrı’nın bizlerin ibadetine ihtiyacı yoktur. İbadet etmeye, dua etmeye, sığınmaya, tapınmaya ihtiyacı olan yarattığı varlıklardır. Tanrı’yı anmak, O’ nu zikretmek kalplere huzur verir. İbadet bünyedeki negatif enerjiyi alıp yerine pozitif enerji doldurur. Kişiye huzur ve güven duygusu verir. Yenilen yemekler nasıl ki vücudu besliyorsa, ibadet etmek de ruhu besler. İyi yemeklerin vücuda keyif vermesi gibi gerçek ibadetler de ruha keyif verir, onu mutlu eder. Zaten gerçek bir din veya öğretiye ait uygulamalar kişiyi mutlu etmeli ve hayat kalitesini de yükseltmelidir. 

İbadetler, ibadet eden kişi için çok yararlı oldukları gibi toplumsal yapının iyileştirilmesi noktasında da önemli rol oynarlar. İbadet ve inanç insanda amacı olan, güçlü, uyumlu, sağlam yapılı ve sağlıklı bir kişiliğin oluşmasına katkıda bulunur. İbadet yardımseverlik duygularını artırırken kötülük işleme ihtimalini azaltır. Zararlı alışkanlıklar da ibadet edenlerde nispeten daha az görülür. Düzenli yapılan ibadetler insanı manevi açıdan olgunlaştırır, beden ve ruh sağlığı üzerine olumlu etkiler yapar, mutluluğu artırır ve ömrün uzamasına vesile olur. Eğitim ve ibadetler kişinin “Tekamülün 10 Basamağı” içerisinde yükselmesini sağlayan en önemli faktörlerdir. 

İbadet bilinçli bir varlık ile Tanrı arasındaki çok özel bir ilişkidir. İbadet etmek o kadar önemlidir ki, bir “Kusurlu Ünite” ibadet anında “Ana Ünite” ile yani “Varlık Aleminin Tek Sahibi” ile doğrudan iletişime geçmiş olur. Hz. Muhammed “Namaz müminin niracıdır” derken bunu ne kadar mükemmel anlatıyor. İbadet kişiyi Tanrı’ya işte böylesine yaklaştırır, iç huzuru sağlar ve mutlu eder. Kişi ibadet ve zikirle Allah’a ne kadar çok yaklaşırsa gücü ve mutluluğu da o oranla artar.

İbadet eden kişi temiz olmalıdır. Manevi kirlerden arınmadan önce maddi kirlerden de arınmak gerekir. Abdest alıp temizlenmek ve ibadet sırasında yapılan hareketler, ritüeller beden sağlığı için çok yararlıdır. Orucun vücuda sağladığı faydalar saymakla bitmez. Zekat ve sadaka vermek ise birçok yarayı sarar ve toplumsal barışa katkıda bulunur. 

“Öğretimiz”deki “50 Erdem”den bir tanesi de orta yolu benimsemiş ve ılımlı olmaktır. Bu, ibadet konusunda da geçerlidir. En güzeli “nefsin” ve çevredeki tüm varlıkların hakkını da vermek ve dolayısıyla orta yolu benimsemektir. 

İbadet anında Tanrı ile bire bir iletişim kurulduğu için artık bütün her şey geride bırakılmalıdır. Tüm benlik ile samimi bir şekilde yalnızca O’na dönülmeli, O’nun yüce huzurunda bulunulduğu asla unutulmamalı ve ibadet huşu ile yerine getirilmelidir. 

İbadet temiz olan her mekanda yapılabilir. Yatarken, otururken, yürürken, çalışırken yerine getirilebilir. Tanrı’yı anmak, O’na kalpten şükretmek, O’nun yüceliğini düşünmek hep ibadettir. Siz ailenizin rızkını helal yoldan kazanmak için çalışıyorsanız iş esnasında yaptıklarınızı Tanrı ibadetten sayar. Hatta işten gelip istirahate çekildiğinizde uykunuz bile ibadetten sayılır. Nefsinize hakim olur, kötü düşünmez, kötü konuşmaz, gıybet etmez, hırsızlık yapmaz, yolsuzluğa bulaşmaz, haram yemez, kötü gözle bakmaz, kötü şeyler dinlemez, harama yol açabilecek şeylerden uzak durur, kimseyi incitmezseniz tertemiz yaşadığınız bütün bu süreler de ibadetten sayılır. Tanrı’nın öyle dostları vardır ki bu şekilde günde 24 saat namaz kılmış ve yılda 365 gün 6 saat oruç tutmuş sayılırlar. Onlar oruçlarını beyin dahil bütün azaları ile tutarlar.

Belirli dini ritüellerin dışında Tanrı’ya tam bir şekilde konsantre olunması ve tefekkür edilmesi, zikirler yapılması, mantralarla meşgul olunması, kutsal metinlerin okunması, yılın belli zamanlarında oruç tutulması, bazı kutsal mekanların usulüne uygun ziyaret edilmesi, fakirlere ve ihtiyaç sahibi kişilere maddi ve manevi yardım yapılması, fert veya toplum yararına çalışmak, ilim sohbetleri yapmak, ilim öğrenmeye gayret etmek, yararlı bilimsel araştırmalar yapmak, sevmek, vermek, erdemli olmaya gayret göstermek gibi Tanrı’ya yaklaştıran her türlü iyi hal ve davranışlar değişik ibadet şekilleridir. İyi bir kişi olmaya gayret göstermek başlı başına bir ibadettir. Bu bağlamda “Öğretimiz”i öğrenmeye çalışmak da bir ibadettir. Uzaya insanlığı taşımak üzere cesur bir şekilde uzay yolculuğuna çıkan fedakar şahısların yaptıkları işler, attıkları adımlar da ibadetten sayılır. 

Nasıl dua edileceğini bilmek de önemlidir. Hac ibadetimizi yaparken yanımızda gerçek bir din alimi olan Kayser Hocaefendi vardı. Tüm hazırlıklar yapılmıştı ve Beytullah’ı ilk kez görecektik. O mübarek yapıyı ilk gördüğünüz anda yapılan her duanın kabul olunacağına inanılır. Bizler hangi duayı yapacağımızı düşünürken hocamız bize dedi ki: “En güzel dua ebedi saadetler dilemektir.” Gerçekten de bu ne müthiş bir yaklaşım, ne kadar şahane bir dua. “Ebedi saadetler” yani şimdi ve hep, sonsuz ve “Sonsuz Ötesi Saadetler”, nihayetinde “Yüce Yaratıcı”ya kavuşma. Bu ne büyük bir dua. Hayatımız boyunca bu duayı dilimizden düşürmemeliyiz. 

Dünya hayatı bitip ebedi hayat başladığında tüm bilinçli varlıklar yaptıklarının ve yapmaları gerekirken yapmadıklarının hesabını verirken Tanrı ibadet konusu kendisiyle doğrudan ilgili olduğu için o kişiyi fazla üzmeden çabucak affedebilecektir. Fakat bir “Kusurlu Ünite”nin üzerinde diğer bir “Kusurlu Ünite”nin hakkı varsa önce onun bedeli ödettirilecek ve “Kusurlu Üniteler” tertemiz olduktan sonra Tanrı’ya kavuşacaklardır. 

İbadet zorlamayla olmaz. Olsa da o ibadetin değeri kalmaz. Onun için aile bireyleri dahil hiç kimse ibadet konusunda zorlanmamalıdır. Ancak kişilere çok kibar ve tatlı bir üslup ile telkinde bulunulabilir. 

Geçmişte bazı dinlerde ibadet amacıyla insan kurban edilmiştir. Böylesi bir eylem ibadet değildir, cinayettir ve şeytani bir davranıştır. İslamiyette belirli hayvanlar kurban edilebilir ancak bu bile farz olan ibadetlerden değildir. Zaten et mümkün mertebe az miktarda ve olabildiğince seyrek yenmelidir. Öncelikle bitkisel proteinler ve diğer protein kaynakları tercih edilmelidir. Gelecekte etler laboratuvar ortamında üretilecektir fakat o zamana kadar mübarek hayvanları korumak ve onlara en ufak bir acı çektirmemek gerekir. Bunun için bütün tedbirler alınmalıdır. Veteriner fakülteleri diğer işlerini ikinci plana atıp tamamen bu iş üzerine odaklanmalı ve et elde edilirken hayvanlara asla en ufak bir acı bile çektirilmemelidir. Kasaplık yapacak kişiler ciddi bir şekilde eğitimden geçirilmeli ve kendilerine diploma alma mecburiyeti getirilmelidir. Diploması olmayan kişiler hayvana asla el sürmemelidir. “Hayvan Hakları” da aynı “İnsan Hakları” gibi çok iyi korunmalıdır. Evcil veya evcil olmayan herhangi bir hayvana zarar veren, inciten veya öldüren kişi bu suçu sanki insana karşı işlemişçesine cezalandırılmalıdır. Bu konuda gerekli yasal düzenlemeler yapılmalıdır. 

Varlıklar kutsaldır. Etinden istifade edilen hayvanlar ise ayrıca kutsaldır. Onlara çok kibar ve anlayışlı davranmak gerekir. Doğrudan cennete gidecek olan bu mübarek hayvanlar yapılan klasik yemek duasının dışında ayrıca duayı hak etmektedirler. Bu nedenle her kim et yerse, etini yediği o hayvanın cennetin en üst kademesine gitmesi için ayrıca dua etmelidir. Allah‘ın “Sonsuz Ötesi” gücü her şeye yeter. O dilerse cennetin en üst kademesini kendi içinde trilyonlarca dereceye ayırır ve o mübarek hayvanı da oraya özel olarak yerleştirir. 

İbadet konusunda son sözlerimiz şöyledir: Yapılan ibadetlerin hiçbir varlığa zararı dokunmaması bir yana, hem ferde hem de topluma ayrıca olumlu katkıları da bulunmalıdır. Gerçek din veya öğreti odur ki; evrene barış, refah, özgürlük, mutluluk getirmeli ve peşinden giden kitlelerin hayat kalitesini bariz şekilde yükseltmelidir.

Ruh Beyin Akıl Zeka

Ruh bildiğimiz fiziki ortamla kayıtlı olmayan, ölümsüz, metafizik bir varlıktır. Belirli bir süre bedenle birliktedir ve daha sonra ait olduğu yere, asli vatanına dönecektir. Ruh bizi biz yapan esas unsurdur. Beynimizin bir fonksiyonu olan bilincimiz ise ruhun evrene açılan penceresidir. Çeşitli türleriyle zeka beynin bir fonksiyonudur. Akıl ise ruhun fonksiyonudur. 

Beyin; esas hücreleri, destek hücreleri ve diğer içeriğiyle anatomik bir yapıdır, yani maddedir. Ruh ise maddeden öte, metafizik bir öğedir. Bu ikisi arasındaki sıkı ilişki beyindeki nöronlar vasıtasıyla sağlanır. Yani nöronlar fiziki ortamla metafizik ortam arasında bir nevi köprü vazifesi görürler. 

Beyin sapında bulunan retiküler formasyon, beynin serebral korteks dediğimiz kısmı ile ve diğer kısımlarla yaptığı bağlantılarıyla beyni aktif durumda tutar, kişinin uyanık ve bilinçli olmasını sağlar. Vücudun en uç noktalarından ve dış ortamdan uyarı ve bilgiler sinir lifleriyle retiküler formasyona gelir. Serebral korteks ile sıkı irtibat halinde olan retiküler formasyon uyanıklık ve dikkat gibi beyin fonksiyonlarının yerine getirilmesinde çok önemli rol oynar ve kişiyi bilinçli tutar (ascending reticular activating system).

Beyin sapındaki çekirdekler ve beynin diğer tüm elemanları da bu yapıya eklenince ortaya muhteşem bir aygıt çıkar. Dünyadaki tüm telefon şebekelerini ve internet ağlarını birleştirseniz muhteşem beynin yanında basit kalır. Bu harika sistem ve muhteşem ağ, vücudun en uç noktalarına kadar uzanır. Bu harika yapı tarafından üretilen bilinç, dünya hayatında ruhun evrene açılmasını sağlar. Ruh, bilinç fonksiyonunu kullanarak hem bildiğimiz maddi evrenin, hem de kendisinin farkında olan bir cevherdir.

Bilinç ne büyük bir nimettir. Bir varlık için en değerli şey bilinçtir. Çünkü bir varlık ancak bilinciyle kendi varlığını ve çevresini, evreni, alemleri algılayabilir. Bilinçsiz bir varlık için hem kendisi hem de çevresi yok hükmündedir. Yani “ben varım” diyebilmek için öncelikle bir bilinç gereklidir. Bizler bilincimizle varız. Bir insan veya varlık için en önemli şey öncelikle var olabilmektir. Var olduğumuzu ise ancak bilincimizle anlıyoruz. Varlığımız bizim için anlam kazanıyor. Öyleyse bilinç bize bahşedilen en önemli, en değerli nimettir. Akıl ise ancak fonksiyon olarak bilinçli bir ünitede ortaya çıkabilmektedir ve dolayısıyla bize bahşedilen en önemli ikinci nimettir. Akıl ile iyiyi kötüden ayırt eder, tercihler yaparız. Akıl doğruya götürür, tekamül ettirir ve ebedi hayatı kazandırır. Akıllı insanlar dünya hayatında da nispeten daha rahat ederler. Bilinç ve akıldan sonra dünya hayatındaki en büyük nimet sağlıktır. Vücut sağlığı dünya hayatında bilincin açık kalmasını sağlar ve yitirilmesi halinde ileri dönemde bilinç ortadan kalkar. İşte sağlık bu derecede önemlidir. Ayrıca sağlık, mutluluğa giden yolda akıl ile birlikte en önemli rolü oynar.

Günümüzden yaklaşık bin yıl kadar önce yaşayan Firdevsi“Doğu’nun İlyadası” olarak kabulu edilen Şehname adlı önemli eserinde diyor ki: “Akıl, Tanrı’nın sana verdiği bütün şeylerin en iyisidir. Aklı övmek, yürünecek en iyi yoldur.”

Bilinç, ruhun evrene ve evren ötesine açılan penceresidir. Ruh sahip olduğu bilinçle hem çevresini hem de kendisini algılayabilir. Varlık alemindeki tüm bilinçli varlıklar karşılıklı olarak böyle birbirlerini algıladıkça harika bir anlam zenginliği ortaya çıkar. Ayrıca varlık aleminin tamamının da her an Allah tarafından kesintisiz olarak algılanması ve bunun ebediyen devam edecek olması ne şahane bir durum, ne büyük bir müjdedir. Çünkü Berkeley diyor ki: ”Var olmak algılanmaktır.”

İnsan ruh ve bedenden oluşmaktadır. Bizi biz yapan esas cevher ruhtur. Fakat beden de önemli ve mübarektir. Çünkü dünya hayatında ruhu bünyesinde barındırmaktadır. Ölüm, ruhun biyolojik bedenle olan bağının kopmasıdır. Beyinde geri dönüşü olmayan değişiklikler meydana gelince artık beyin fonksiyonlarını yapamaz olur, bilinç kapanır. O kişinin öldüğü kabul edilir. Halbuki ölen sadece beyindir, bedendir. Bu şekilde kişi canlılığını yitirir ve beyin ölümü gerçekleşirse, o aşamadan sonra bilinç varlığını sadece ruhta devam ettirir. Ölümsüz ruh ise ait olduğu yere, yani asli vatanına döner. Özüne kavuşur.

Döllenmiş ilk hücre teşekkül ettikten sonra bölünerek çoğalmaya başlar ve zamanla gerekli değişimler geçirilerek bir birey ortaya çıkar. Bu yapı içinde bir süre sonra “İlahi Enerji” yani ruh meydana gelir. Kutsal metinlerde sözü edilen “Tanrı’nın Üflemesi” olayı işte budur. Böylece “İlahi Enerji” yani bizi biz yapan asıl cevher olan ruh, insan organizması içinde ortaya çıkar. Teşekkül etmeye başlayan bireyin tüm özelliklerini ilk hücre aşamasından itibaren genler boyayıp şekillendirirler. Genlerin öncülüğünde hücreler planlı bir şekilde farklılaşarak beyni ve sinir sistemini oluştururlar. Ruh, işte bu sistem içinde ortaya çıkarak fonksiyonlarını icra etmeye başlar.

Beyin, sinir telleri aracılığıyla vücudun her organına ve en uç noktasına kadar uzanır ve fonksiyonlarını icra eder. Tam bir patrondur. Ancak muhteşem beyin aslında ruhun elinde bir enstrümandır. Yani patronun da patronu vardır ve o gerçek patron ruhtur. Dolayısıyla “bilinç”, “akıl”, “zeka”, “irade” ve “nefis” sonuçta ruhun fonksiyonlarıdır. “Zihin” ise bunların birlikteliğinden oluşan çoklu bir fonksiyondur. 

Ruh, beyin denen muhteşem enstrümanı kullanarak organizmanın varlığını devam ettirir, rutin işlerini yaptırır. Akıl ruhun fonksiyonudur. Zeka ise öncelikle beynin fonksiyonudur. Beyin ruhun elinde bir enstrüman olduğuna göre zeka da dolaylı olarak ruhun bir fonksiyonudur.

Muhteşem bir enstrüman olan beynin zeka dahil pek çok fonksiyonu vardır. Beynin bir fonksiyonu olan zekanın; anlama, algılama, öğrenme, düşünme, ayırt etme, akıl yürütme, problem çözme, yargılama, mukayese etme, sonuç çıkarma, şüphelenme, hafıza, çözümleme, terkip oluşturma, öğrendiğinden yararlanma, yeni koşullara uyum, sayısal (matematik, geometri, mantık ), müziksel, görsel-estetik, bedensel, doğasal, sosyal, icat etme, keşif yapma, okuma, konuşma, yazma, kurgulama, hayal kurma, sezgi, kendini bilme, iletişim kurma, azmetme, dürtülerini frenleme, başkalarının duygularını sezinleme, başkalarının duygularını anlama, duyguları paylaşabilme, kendi duygularını yönlendirebilme, başkalarının duygularını yönlendirebilme, üç boyutlu şekillerde matematiksel işlemler yapma, şekil çizme, resim yapma, görüntüleri hafızada saklama, eşyalarını kaybetmeme, kaybedilen eşyayı bulma, metafizik düşünme, ruhsal veya dini anlayış, felsefi düşünebilme, demokratik düşünebilme, zaman mefhumunu kavrayabilme, saate bakmadan zamanı tahmin edebilme, geçmişe gidebilme, geleceği görebilme, “Sonsuz Ötesi” mefhumunu kavrayabilme, düşünerek “Sonsuz Ötesi”ne gidebilme, en-boy-yükseklik-zaman boyutlarını aynı anda düşünebilme, dört boyuta ilaveten diğer boyutları da aynı anda düşünebilme, yön tayin edebilme, yönetebilme yeteneği gibi şubeleri vardır.

Akıl ve zeka farklı şeylerdir. Zeka beynin bir fonksiyonudur ve çok zeki bir kişi aynı zamanda akılsızca işler yapabilir. İleri derecede zeki bir kişi çok yararlı buluşlar yapabileceği gibi yeterince akıllı değilse maalesef banka da soyabilir, insanların hesaplarını da boşaltabilir, atom bombası da üretebilir. Fakat akıllı insan ortaya koyduğu eylemlerde hem kendisinin hem de çevresinin yararını gözetir. Akıllı insan beynin bir fonksiyonu olan zekayı kullanarak kitle imha silahları üretmez. Çevresindeki varlıkları da korur, onlara zarar vermez. Zeki insan ateist olabilir ama akıllı insan ateist olmaz. Aklını rehber edinmiş kişi er veya geç Tanrı’yı bulur. 

Ruh, beynin bir fonksiyonu olan bilinç aracılığıyla çevreyi algılar. Ruh aynı zamanda kendinin de farkında olan bir cevherdir. Onun özünde iyilik vardır. Hatta o derece iyilik vardır ki bazen kişi kendisini sıkıntıya sokacağını bildiği halde bir iyiliği yapmaktan vazgeçmez.

 Akıl ruhun bir fonksiyonu olup iyiyi-güzeli-doğruyu arama, adalet duygusu, ahlak, vicdan, sevgi, kalp gözü, sağ duyu, iman gibi pek çok şubelere sahiptir. Ayrıca aklın; iyiyi kötüden ayırt etme, menfaatini bilme ve tedbir alma gibi yetenekleri vardır.

 Nefis de ruhun bir fonksiyonudur ve yemek-içmek, iyi giyinmek, çok iyi evde oturmayı arzulamak, zengin olmayı istemek, iyi araca binmek, her şeyin en iyisine sahip olmayı arzulamak, açgözlülük yapmak, oburluk etmek, kıskanmak, aşırı rahatlık istemek, tembellik etmek, öfkelenmek, öfkesini dışarı vurmak, gezmek, eğlenmek, kendini beğenmek, meşhur olmayı arzulamak, övülmek, alkışlanmak, öne çıkma arzusu, baş olmayı-emretmeyi istemek, ilmini ve zenginliğini gösterme arzusu, çok konuşma isteği, güzel konuştuğunu gösterme arzusu, şehevi arzular, keyif yapmak, haz almak, tatmin olmak, gönlünü hoş etmek, sevilmeyi istemek, huzuru yakalamak, mutlu olmak, acı çekmekten kaçmak gibi şubeleri vardır. Nefsin istekleri meşru, helal ve etik yollardan karşılanmalıdır. Bu nedenle nefsini aklının emrine veren kişi; iyiye, güzele, doğruya yelken açmış; kurtuluşa ermiş ve gerçek özgürlüğe kavuşmuştur. O huzuru yakalamış yüce bir varlıktır. Ahirette de onun yeri cennettir. Cennet nimetleri ise saymakla bitmez.

Akıl, zekaya göre daha kapsamlıdır. Çünkü içinde zekanın şubelerinden olan düşünme, anlama, idrak etme (algılama) gibi yeteneklere ilaveten iyiyi kötüden ayırt etme, menfaatini bilme ve tedbir alma gibi yetenekler de vardır.

Sevgi, aklın bir şubesidir. Akıllı kişi sever, sevmesini bilir. İnsan aynı zamanda nefse sahip olduğundan dolayı sevilmeyi de ister. Sevmek ve sevilmek güzel şeylerdir. Bunlar sevgiyi çoğaltır. Sevginin çoğalması Allah’ın hoşuna gider.

Vicdan da aklın bir şubesidir. İyi ve kötüyü ayırt etme konusunda yardımcı olan en önemli unsurdur. Ayrıca Allah tarafından gönderilmiş vazifeli elçiler ve kutsal metinler de bu konuda yol göstericidir. Yine de iyiyi kötüden ayırt etme noktasında şüphede kalıyorsanız zihninizi kullanarak o olay veya durumun yaygınlaştığını, evrenselleştiğini düşünün. Bir de olaya bu şekilde bakın. Doğruya ulaşmanız daha kolay olacaktır.

Gönül, nefsin bir şubesidir. Sevgi ve diğer duyguların yaşandığı yerdir. Gönül konusunda çok dikkatli olmak ve hiç kimsenin gönlünü kırmamak gerekir. “Öğreti”yi benimsemiş bir kişi asla hiç kimsenin gönlünü kırmaz.

Zihin, beynin şahane, çoklu bir fonksiyonudur. Gerçek patron ruh olduğu için, zihin dolayısıyla ruhun da çoklu bir fonksiyonudur. Zihin fonksiyon görüyorken, bilince; akıl ve çeşitli türleriyle zeka eklemlenmiş konumdadır. Zihinsel işlevden söz ediyorsak öncelikle bilinç açık demektir. Bu esnada bilinç ile birlikte akıl ve anlama, algılama, öğrenme, düşünme, hafıza, matematiksel işlemler yapma gibi daha pek çok zeka bölümleri aynı anda faaliyettedir. Bazen bunların arasına nefis ve irade de katılır. Zihnin faaliyetleri esnasında yine muhteşem bir enstrüman olan beyin devrededir.

Ruh, evreni oluşturan esas kaynaktan, tek kaynaktan (Ana Ünite’den) geldiği için çevreyi ikilikçi (dualistik) değil tekil olarak algılama ve değerlendirme eğilimindedir. Çevresindeki çeşitli koşullanmalar buna engel olmaya çalışsa da ruh olgunlaşıp kemale erdikçe birlik bilincine yaklaşır. Bilgelik dediğimiz süreç de aslında böyle bir yolculuğun adıdır. 

Bilinç, akıl, nefis ve irade ruhun fonksiyonlarıdır. Ruh, irade fonksiyonunu kullanarak nefsini aklının emrine verebilirse büyük oranda kurtuluşa ermiş demektir. Akıl; iyiye, güzele, doğruya, hakikate götürür. Üstelik akıl nefsin de hakkını verir. Nefsini aklının emrine vermiş olan ruhlar daha da güçlenmiş, olgunlaşmış ruhlardır. 

Beynin bir fonksiyonu olan zeka; akla da, nefse de, iradeye de hizmet edebilir. Patron yine ruhtur. Burada irade devreye girerek nefsi dizginlemeli ve onu aklın emrine vermelidir. Bu esnada zeka, irade ve akla yardımcı olmalıdır.

Şeytan görevi gereği dışarıdan kötü telkinlerde bulunur ve kişiye çok çeşitli vesveseler verir. Nefis bu telkinlere uymak ister. Ancak akıl devreye girer ve iradeyle birlikte kötü eylemi engeller. Beyin ve onun yönetimindeki beden sadece şahane bir enstrümandır, araçtır. Akla da nefse de hizmet edebilir. Beyin çevreden gelen telkinleri alır, değerlendirir, karar haline getirir ve uygular. Beyin aklın emrinde çok iyi şeyler yapabileceği gibi, şeytanın telkinleri ve nefsin etkisiyle çok kötü şeyler de yapabilir. İnsanoğlu iyilikte olduğu gibi kötülükte de adeta sınır tanımayan bir varlıktır.

Haz ve tatmin arayışlarının, arzuların, hırsların sonu yoktur. Huzuru ve mutluluğu yakalamak istiyorsanız nefsinizi aklınızın emrine vereceksiniz. Yani dizginler nefsinizin elinde değil, aklınızın elinde olacak. Patron nefis değil, akıl olacak. Böylece siz de huzuru ve mutluluğu yakalayacaksınız.

Kişi aklını kullanarak, kendisine verilen “Kısmi İrade” ile tercihlerini iyiden, doğrudan ve güzelden yana yapmalıdır. Nefsini meşru, helal ve etik yollardan tatmin etmelidir.

Zeka beynin bir fonksiyonu olduğundan çok zeki, özel bir beynin yapabileceği iyilikler de kötülükler de çok ileri boyutlarda olabilir. Bu nedenle “eğitim, eğitim, eğitim” diyoruz. Bir enstrüman olan beynin iyiliğe programlanmasının hayati önemi vardır. İnsanlar etkin bir eğitimle sevmeye, vermeye ve erdemli olmaya programlanabilirler. Beyin o kadar güçlüdür ki, aklın rehberliğinde duygulara bile yön verebilir. Hatta “Tekamül Basamakları” içerisinde yükselmiş üstün şahsiyetler en güçlü duygulardan biri olan ve insanın vücut kimyasını değiştiren “aşk” konusunda dahi kontrolü elden bırakmazlar. Adeta duygularına hükmederler. 

Kişi “Tekamül Basamakları” içerisinde yükseldikçe giderek kusurlarından arınır, nefsi olgunlaşır ve tertemiz olur. Tertemiz oldukça Tanrı’ya daha da yaklaşır ve benzer.

Ne mutlu nefsini aklının emrine verenlere…

 

Alkol Uyuşturucu ve Öfke Neden Çok Kötüdür?

Ruh, bilinçle beraberken kendinin de farkında olan bir cevherdir ve muhteşem beyin dahi onun elinde bir enstrümandır. Ruh, beyni kullanarak bilinç penceresinden evreni izler ve dilerse çevreyle iletişime geçer. Akıl zaten ruhun bir fonksiyonudur. 

Ruh bu dünyadaki fonksiyonlarını icra edebilmek için öncelikle bilinç ve akıl ikilisine ihtiyaç duyar. Zeka ise doğrudan muhteşem beynin fonksiyonu olup organizmanın ihtiyaçları için vardır.

Bilinç olmayınca ruhun varlığından söz etmek anlamsızdır. Çünkü kişi kendinin, kendi özünün farkında değildir. Hastanede bir makineye bağlı halde bilinçsizce seneler boyu bitki gibi yaşayan hastalar vardır. Bunlarda bilinç tam kapalı olduğu için akıl ve zekaya ait bir fonksiyon da görülemez. Ruh, yani bizi biz yapan “öz” bu durumda devre dışı kalmıştır. Onlar olmayınca kişi bu hale düşüyor, adeta yok oluyorsa, bu demektir ki bilinç ve akıl bize verilen “en değerli nimetler”dir. Alkol ve uyuşturucu alınınca bilinç ve akıl iptal edilmektedir. Yani kişi kendisine verilen en önemli nimetlere karşı o anda adeta bir ihanet içerisinde bulunmaktadır. Üstelik bu esnada her türlü kötülüğü yapabilir, çevresindekilere her türlü zararı verebilir. 

Cinayetlerin, kavgaların, aile içi şiddetin, ırza tecavüzlerin, trafik kazalarının ve daha pek çok kötülüklerin oluşumunda alkolün rolü büyüktür. İntihar olaylarına da alkol alanlarda daha sık rastlanmaktadır. 

“Öfke” anında da kişinin aklı başından gider, şuursuzca hareket edebilir. Öfkelenince kontrolünü kaybeden kişi insan bile öldürebilir. Bu nedenle “50 Erdem”in içinde bulunan iyi huylu olmak, affedici olmak, hoşgörülü olmak, barışsever olmak, kibar olmak, sabırlı olmak, zeki-akıllı ve aklını rehber edinmiş olmak, irade sahibi olmak gibi erdemler ayrıca önem kazanmaktadır. 

Alkol, uyuşturucu ve öfkenin vücut sağlına verdiği zararlar saymakla bitmez. Ayrıca alkol ve uyuşturucu kullanan da öfkelenen de o esnada kendisine verilen en değerli nimetlerden mahrum pozisyonda bulunmaktadır. Çünkü bilinci ve aklı o anda devre dışı kalmaktadır. Oysa ki özellikle “akıl” insanı hem bu dünyada hem de ebedi hayatta mutluluğa götürecek en önemli araçtır. İnsan kendisini bu araçtan bilerek nasıl mahrum bırakabilir? 

Bu yüzden büyük fikir insanı, düşünür Bertrand Russell aklını her an uyanık tutabilmek için hiçbir zaman içki içmemiştir. Zaten kendisi gayet enerjik bir yaşam sürmüş ve 98 yaşında vefat etmiştir. “Allah rahmet eylesin. “

Ebedi hayata göç etmiş olan bir kişi hangi dinden, mezhepten veya felsefi görüşten olursa olsun, ona “Toprağı bol olsun” demek yerine “Allah rahmet eylesin” demeliyiz. Doğrusu budur. Allah’ın “Sonsuz Ötesi” rahmeti herkesi kucaklar ve herkese yeter.

Kendiniz Olun

Önce kendiniz olun. Kendi kişiliğiniz, kendi orijinal görüşleriniz olsun. Karşınızda konuşan kişiyi iyi dinleyin. Anlamaya çalışın. Söylediği şeyleri aklınızın süzgecinden geçirin. Faydalı olanları süzüp alın, diğerlerini atın. Hep almakla kalmayın, ayrıca siz de orijinal fikirler üretin. 

Size söylenen her şeyi muhakeme edin. Hiç kimsenin peşinden körü körüne gitmeyin. Kendi kişisel merceğinizi geliştirin ve fikirlere, olaylara öyle yaklaşın. 

İnsanoğlu doğal olarak tüm evreni, varlıkları, şahısları, olayları, fikirleri ve sanat eserlerini kendi kişisel merceğinden bakarak algılar. Merceğin içeriğinde kişinin şahsiyeti, aldığı eğitim, zeka seviyesi, aklının gücü, kültürel seviyesi, estetik hassasiyeti, kısacası tüm birikimi vardır. Dünyada yedi milyar insan varsa, yedi milyar da mercek vardır. Dolayısıyla hemen her konuda yedi milyar anlayış ve görüş ortaya çıkar. Birbirine yakın görüşler, fikirler, inanışlar aynı payda altında toplanır ve böylece belirli fikir, sanat, ideoloji, öğreti ve inanç kümeleri oluşur. Bunların her birisinde çok ince ayrıntılara girer, kişisel temellere kadar inersek her konuda yaklaşık yedi milyar adet olduklarını görürüz. Lisanımızı kullanarak her birini tüm yönleriyle ayrı ayrı ifade edebilmemiz imkansıza yakın zordur. Lisan hem hız hem de kapsam olarak daima düşüncenin peşinden gider. Dilin muhteşem beynin peşinden gitmesinden daha doğal ne olabilir? 

İnsan bazen merceğini kendi iç dünyasına doğru da yöneltmeli, içeriye doğru yolculuklar yapmalı ve kendisini tanımaya çalışmalıdır. Aynaya bakmalı, kendisiyle yüzleşmeli ve “Tekamül Basamakları” içerisinde ne konumda olduğunu sorgulamalıdır. 

Kişinin kendisine karşı dürüst olması çok zordur. Bu ağır bir yüktür. Ama insan yine de hakikatin peşinde koşmalı, onu aramalıdır. Harvard Üniversitesi’nin düsturu (motto) olan şu söz çok hoşuma gider: “Let Plato be your friend, and Aristotle, but more let your friend be truth” yani “İzin ver senin arkadaşın Platon olsun, Aristo olsun, fakat daha çok izin ver ki hakikat olsun.” 

Ne mutlu hakikati arayanlara…

Vicdan ve Adalet Duygusu

Vicdan insanın içine yerleştirilmiş çok önemli bir duygudur. Aklın şubelerindendir. İnsan bir suç işlediğinde veya adaletsiz şekilde davrandığında bunu hiç kimse bilmese bile kendi vicdanı bilir ve o kişinin peşini ömür boyu bırakmaz. Vicdan yükü yüklerin en ağırıdır. Zaten sonunda adalet hep tecelli eder. 

Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza” isimli romanında da Edgar Allan Poe’nun “Geveze Yürek” adlı hikayesinde de bunu görürüz. Vicdan kişinin içindeki en güçlü polistir, onu sürekli takip eder ve evrensel değerlerden olan adalet er veya geç yerini bulur. Onun için mümkün mertebe suç işlememek gerekir. Eğer istemeyerek de olsa bir suç işlendiyse adaletten kaçılmamalı, tam tersine adaletin bir an önce tecelli etmesi için gayret gösterilmelidir. “Geciken adalet gerçek adalet değildir.”

Kişinin suçunu itiraf etmesi ve sessizce kabullenmesi en soylu davranışlardan birisidir. Adil bir şekilde çekilen ceza çekenin şerefini arttırır ve onu olgunlaştırır.

Akıllı insan maddi veya manevi tüm borçlarını bu dünyadayken öder ve ebedi hayata sırtında yük olmaksızın gitmeye çalışır.

Adaletin tecelli etmesi çok iyidir. Ancak en iyisi de bağışlamaktır. Zaten insanlar birbirini yeterince sevseler ortada ne suç, ne suçlu, ne adliye, ne de ceza kalır. 

Ne mutlu affetmeyi bilenlere…

Bilgelerin Buluşması

Bir “Oğuz Bilgesi” olan Dede Korkut işlerin yoluna girmesi için Allah’ın adının anılmasını tavsiye ediyor. Bitlis doğumlu bir “İslam Düşünürü” olan Bediüzzaman Said Nursi de “Bismillah her hayrın başıdır” diyor. Böylece iki bilge bir ortak noktada buluşuyorlar. 

Bu şekilde Türk ve Kürt kökenli bilgeler bir ortak paydada buluşabiliyorsa, bütün insanlar da pekala insanlık ortak paydası” altında buluşabilirler. Aynı şekilde tüm bilinçli varlıkların bir “Öğreti” altında toplanmaları Allah’ın hoşuna gider. Onun için “Hangi dinden, mezhepten veya felsefi görüşten olursanız olun, gelin” diyoruz. Ortak bir şemsiye altında toplanmak ve dayanışma içine girmek uzun vadede herkesin yararınadır. 

Zaten bütün peygamberler de birliği, beraberliği ve dayanışmayı önermişlerdir. Allah’ın adının altında toplanılmasını, O’nun tespih edilmesini, zikredilmesini tavsiye etmişlerdir. Allah’ı zikredenler, dilinden düşürmeyenler mutlu olurlar ve “Tekamül Basamakları” içerisinde daha kolay yükselirler. 

Birlik ve beraberlik içinde nice mutlu yarınlara…

Bilgelerin Peşinden Gidilmelidir

Hintli bilge Beydeba’nın eseri “Kelile ve Dimne”de erdemli kişilerle arkadaşlık yapılması önerilir. Bu öneri gerçekten de çok değerlidir. Çünkü erdemli kişilerle arkadaşlık etmenin pek çok yararı vardır. Erdemli kişinin yanında bulunan insan ondan hiçbir maddi kazanç elde etmese bile çeşitli erdemler kazanmaya başlar. Böylece erdemler gittikçe çoğalır ve yayılır. Toplumda erdemli olanların sayısı giderek artar. Bu da toplumdaki genel kaliteyi yükseltir. Bilgelerin sayısı artar. Bilgelerin çok olduğu bir toplum ise adeta kanatlanıp uçar. 

Bilge kişinin sözünü dinleyip onun peşinden gidenler karlı çıkarlar. Aksi yönde hareket edenler ise zarar görebilirler. Bu nedenle Beydeba eserinin bir yerinde “Ulunun sözünü dinlemeyen ulur” diyor. Ne kadar ibret dolu bir söz.

Kalıcı Bir Barış Nasıl Sağlanır?

Bir ülkede veya coğrafyada savaş, iç savaş, üstü örtülü savaş, çatışma, gerginlik, anlaşmazlık veya soğuk savaş varsa mutlaka kalıcı barışın yolları aranmalıdır. Küresel boyuttaki benzer olaylar için de aynı şey geçerlidir. 

Kalıcı barışı sağlamak için karmaşık ve detaylı formüller aramaya gerek yoktur. Çünkü çözüm hemen önümüzde, çok sade ve basit bir formülün içinde bulunmaktadır:” Sevin, verin ve erdemli olun.” 

Barış istiyorsanız; hangi dinden, mezhepten, felsefi görüşten, ırktan veya varlık formundan olursanız olun, önce birbirinizi seveceksiniz, sevmeye çalışacaksınız. 

Sonra karşılıklı fedakarlık yapıp vereceksiniz. Sadece tek taraf değil, tüm taraflar özveride bulunup verecekler. Farzedelim ki anlaşmazlık devlet ile silahlı bir grup arasında ise, devlet evrensel normları göz önünde bulundurarak temel hak ve özgürlükleri tam olarak sağlayacak, silahlı grup da silahlarını kalıcı olarak bırakıp istiyorsa siyasete girecek. Silahlı grup özveride bulunup dağdan geldiği zaman şahsi menfaatlerinin ne durumda olacağını çok düşünüp ince hesaplar yapmayacak. Devlet ise siyasete katılımı kolaylaştıracak, bütün seçim barajlarını ve siyasetin önündeki engelleri kaldıracak. Taraflar arasındaki diğer tüm anlaşmazlık konuları da bu şekilde karşılıklı fedakarlık yapılarak çözülecek. 

Nihayet sürece katılan tüm aktörler erdemli olacaklar. Erdemli olmak kavramının içerisinde “50 Erdem“den birisi olan “empati yapabilmek” de vardır. Öyleyse taraflar attıkları her adımda karşı tarafı da en az kendileri kadar düşünecekler. Yine “50 Erdem”in içerisinde “adil olmak” vardır, öyleyse adaletli davranacaklar. Ayrıca “50 Erdem”in içerisinde “iyi huylu olmak, saf ve temiz olmak, doğru sözlü olmak, dürüst olmak, affedici olmak, merhametli ve vicdanlı olmak, güvenilir olmak, hoşgörülü olmak, orta yolu benimsemiş ve ılımlı olmak, alçakgönüllü olmak, barışsever olmak, mert olmak, cesur olmak, kibar olmak, onurlu olmak, sağduyulu olmak, cömert olmak, saygılı olmak, sabırlı olmak, kanaatkar olmak, şükretmesini bilmek, sorumluluk sahibi olmak, ilkeli olmak, zeki-akıllı ve aklını rehber edinmiş olmak, irade sahibi olmak, pozitif düşünceli olmak, ümitvar olmak, bilgece düşünerek yargılamamak ancak geçmişten dersler çıkarmasını bilmek, temel hak ve özgürlükleri savunmak, evrensel değerlere önem vermek” gibi barış görüşmelerinde çok işe yarayacak erdemler de vardır. Öyleyse süreçte rol alan herkes dürüst davranacak, verdiği sözleri tutacak ve güven telkin edecek. Bir gün şöyle, bir gün böyle konuşmayacak. İrade sahibi bir duruş gösterecek ve ilkeli olacak. Merhametli, hoşgörülü, anlayışlı ve saygılı bir tutum takınacak. “Adil” ve kalıcı bir barış bu şekilde sağlanabilir. 

Evrensel bir değer olan “Sevin, verin ve erdemli olun” formülü yalnızca gezegenimizde değil uzayın diğer yerlerinde, hatta insan formunun dışındaki diğer varlıklar arasında çıkabilecek çatışma ve anlaşmazlıklarda da geçerlidir. Diyelim ki gelecekte Samanyolu Galaksisi ve Andromeda Galaksisi arasında bir anlaşmazlık ortaya çıktı, çözüm yine bu formüldedir. Hatta galaksi grupları veya galaksi süperkümeleri arasında bir anlaşmazlık görülse, çözüm yine bu evrensel formülde yatmaktadır. 

Yalnızca uzaydaki çeşitli sistemler ve galaksiler gibi makro planda değil, mikro planda görülen anlaşmazlıklar veya şahıslar arasındaki çatışmalar da bu formül ile çözülebilir. Arkadaşınızla aranızdaki, ailenizin içindeki veya komşunuzla sizi ilgilendiren probleminizi de bu formül ile çözebilirsiniz. “Evrensel Öğreti” her yerde geçerlidir. 

Kalıcı, adil bir barış istiyorsanız izlenecek yol çok sade ve basittir: Sevin, verin ve erdemli olun.

Pirus Zaferi

Tarihte meşhur bir “Pirus zaferi” vardır. Kral Pirus, Roma’ya saldırır ve ne pahasına olursa olsun savaşı kazanmak ister. Savaşı kazanır fakat fillerle desteklediği güçlü ordusu adeta yok olur. Kral Pirus yıkıcı kayıplar uğruna savaşı kazanmıştır, ancak kendisini de neredeyse bitirmiştir. Savaşın sonunda çok üzgün olarak “Tanrım bana bir daha böyle bir zafer nasip etme” diye dua etmiştir. 

“Pirus zaferi”nden çıkarılacak pek çok dersler vardır. Ancak en önemlisi, insanların “50 Erdem”in içinde yer alan “nefsinin kölesi olmamak, iyi huylu olmak, merhametli ve vicdanlı olmak, hoşgörülü olmak, orta yolu benimsemiş ve ılımlı olmak, alçakgönüllü olmak, barışsever olmak, kibar olmak, sağduyulu olmak, saygılı olmak, kanaatkar olmak, sorumluluk sahibi olmak, zeki-akıllı ve aklını rehber edinmiş olmak, empati yapabilmek, güçsüzleri korumak, bilgece düşünerek yargılamamak ancak geçmişten dersler çıkarmasını bilmek, temel hak ve özgürlükleri savunmak, evrensel değerlere önem vermek” gibi erdemlere sahip olarak hiç savaş yapmamalarıdır. Savaşı akıllarının ucundan dahi geçirmemeleridir. 

Akıllı insan barışçı olur. Neyi bölüşemiyoruz ki. Akıllıca kullanırsak ve paylaşmasını bilirsek dünyanın toprakları da kaynakları da hepimize yeter. 

Selam olsun sonuna kadar barışın peşinden koşanlara…

Kartaca’nın Sonu

Tarihte Romalılar ile Kartacalılar arasındaki savaşlar belirli dönemler şeklinde bir hayli uzun sürmüştür. Son olarak Roma ordusu Kartaca’ya girince Kartacalılar asker sivil demeyip ellerine silah alarak güçlü Roma ordusuna karşı şehirlerini destansı bir mücadele ile kahramanca savunmuşlardır. Semt semt, sokak sokak süren savaş sonunda Roma ordusu tarafından kazanılmıştır. Ancak sadece savaş kazanılmakla kalınmamış, 50 bin Kartacalı satılmak üzere esir alınmış, şehir yerle bir edilmiştir. Ayrıca bununla da yetinilmeyip şehrin bir daha aynı mekanda kurulmaması için toprağına tuz döküldüğü söylenir. 

İnsanoğlu hem iyilik hem de kötülükte çok uç noktalara kadar gidebilmektedir. Henüz geçen yüzyılda iki adet dünya savaşı yapıldı. Soykırımlar, katliamlar, sürgünler yaşandı. On milyonlarca insan öldürüldü. Günümüzde bile bazı diktatörler iktidar uğruna yüz binlerce insanı acımasızca öldürebilmektedirler. Öyleyse sevmek, vermek ve erdemli olmanın tam zamanıdır. Eğer insanlar “Öğreti”de bulunan “50 Erdem”e sahip olsalardı, birbirlerine kıyarlar mıydı? Bir şehri yerle bir ettikten sonra toprağına tuz dökerler miydi? Birbirleriyle dünya savaşları yapıp insanları böylesine öldürürler miydi? 

Ey İnsanlar ve tüm bilinçli varlıklar! “Sevin, verin ve erdemli olun.” Olun ki “Yüce Yaratıcı” da sizlerden razı olsun… 

Silahlara Veda Edilmelidir

Kendisi de bizzat savaşlara katılmış olan Ernest Hemingway “Silahlara Veda” adlı romanında savaşın en kötü şey olduğunu vurguladıktan sonra “İnsanlar, savaşın ne kadar kötü bir şey olduğunu anlayıp da bunu durdurmak için bir şey yapamayacaklarını anlayınca çıldırıyorlar” diyor.

Thomas Mann da “Büyülü Dağ” isimli eserinde öyle savaş sahneleri anlatıyor ki insanın tüyleri diken diken oluyor. Kitabın sonunda da şu soruyu soruyor: “Dünyadaki bu ölüm şenliğinden ve yağmurlu akşamda gökyüzünü kızgın alevlere boğan bu çirkin ateşten de günün birinde sevgi doğar mı dersin?”

Biz de cevaben diyoruz ki: Elbette ki doğar. Hangi karanlık gecenin sabahında gün doğmadı ki? Hangi toprağa sevgi tohumları ekildi de oradan sevgi ve barış fışkırmadı ki? İnsanlık yavaşça da olsa daima iyiye doğru gitmektedir. İnsanlar akıllarını kullanarak “Silahlara veda ediyoruz” diyecekler. Problemlerini savaşarak değil konuşarak çözecekler. Bir daha silaha el sürmeyecekler. Sevecekler, verecekler ve erdemli olacaklar. Diğer insanları da en az kendileri kadar düşünecekler. Barışa ve ebedi mutluluğa bu şekilde uzanacaklar.

Bugün dünyada çılgınca bir silahlanma yarışı var. Birleşmiş Milletler verilerine göre dünya genelinde yapılan askeri harcamaların toplamı, insani yardım için gereken tutardan 130 kat daha fazla. Yine yapılan hesaplara göre, bir yılda dünyanın silahlanmaya harcadığı paranın kırkta biri ile, dünyadaki açlık problemini çözmek mümkün.

Ey insanoğlu! Bu tablo karşısında aynaya bakarak “Ben böyle ne yapıyorum?” diye acilen kendini sorgulaman gerekmiyor mu? Silaha harcadığın paraları insani yardım, eğitim, bilim ve sağlığa yönlendirirsen bambaşka bir dünya kurulur. Yoksulluk ve cehalet ortadan kalkar. Dünyada bir tek aç insan kalmaz.

Ne mutlu, savaş çığlıkları atılırken bile sürekli “barış, barış, barış” diyenlere ve bütün insanları kardeş bilerek onların elinden tutanlara…

En Büyük Zafer Hangisidir?

Çinli düşünür Sun Tzu binlerce yıl önce diyor ki: “En iyisi savaşmadan baş eğdirmektir.” Bu üzerinde durulması gereken bir fikirdir. 

Gerçekten de en iyi zafer savaş yapmadan kazanılan zaferdir. Öyleyse silahlar ateşlenmeden önce çok iyi düşünülmeli ve karşı tarafa isteklerin savaş yapılmaksızın da kabul ettirilebileceği gerçeği gözardı edilmemelidir. 

Savaş acı, gözyaşı ve yıkım demektir. Akıllıca ve iyi niyetli olarak hareket edilirse bir mutabakata mutlaka ulaşılabilir. Aslında barışa giden yolu bilgece düşünerek bulmak ve hiç kimseye zorla baş eğdirmeden bütün tarafları mutlu eden bir barış yapmak en büyük zaferdir. 

En büyük zafer ülkeleri, toprakları, hatta uzaydaki hedefleri değil; kalpleri fethedebilmektir. 

İyi İnsan Tolstoy

Rus Büyükelçisi’nin terör örgütü bağlantılı bir kişi tarafından arkadan vurularak öldürülmesi ne kadar yüz kızartıcı ve kabul edilemez bir cinayetse, Rus Devleti’nin Halep’teki sivil halkı uçaklarla bombalayıp genç, ihtiyar, çoluk, çocuk demeden öldürmesi ve böylece onbinlerce masum “insanı” katletmesi de en az o derecede yüz kızartıcı ve kabul edilemez bir cinayettir.

Herhangi bir cinayeti şahıs işleyebileceği gibi; aile, grup, örgüt, gizli örgüt, terör örgütü, devlet, paralel devlet veya derin devlet de işlemiş olabilir. Bu onun bir cinayet olduğu gerçeğini değiştirmez. Cinayet cinayettir. Kesinlikle kabul edilemez.

Hiçbir terör eylemi de onaylanamaz. Ankara, İstanbul, New York, Londra, Moskova, Berlin, Paris, Nice, Pekin, Tokyo, Seul, Roma, Madrid, Oslo, Ottawa, Sao Paulo, Sydney, Atina, Tahran, Tel Aviv, Gazze, Beyrut, Bağdat, Riyad, Kahire, Beslan, Bombay, Kabil, Karaçi, Bali, Cape Town, Casablanca, Gamboru Ngala, Mombasa, Nairobi veya dünyanın başka neresinde olursa olsun, kime karşı yapılırsa yapılsın, kim yaparsa yapsın hiç farketmez. Terör terördür. Asla kabul edilemez.

Devletlerin işlediği “cinayetler” de kabul edilemez. Hatta devlet kavramı ile ”cinayet, işkence, zulüm” gibi kelimelerin yanyana gelmesi bile düşünülemez. Çünkü “Öğreti”ye göre devletler; insanları, çevreyi ve diğer varlıkları koruyup gözetmek, adaleti dağıtmak, refahı sağlamak, mutluluğu kolaylaştırmak ve isteyenlere “ölümsüzlüğün önünü açmakla” görevli teknik aygıtlardır. Oysa cinayet ve işkence birer insanlık suçudur.

Günümüzdeki devletlerin istihbarat servisleri de ayrı birer problemdir. Bunların çoğu sadece kendi ülkelerini korumakla ilgili faaliyetlerle yetinmiyorlar, ilaveten başka ülkelere de giderek oralardaki stabilizasyonu bozuyorlar, savaşlar ve karışıklıklar çıkartıyorlar, cinayetler işliyorlar. Bu tür faaliyetlerin hepsi yüz kızartıcıdır. Bunlar mevcut güçlerini aslında savaşların önlenmesi ve barışın, kardeşliğin temini doğrultusunda kullanmalıdırlar.

Şu anda dünyayı birkaç kez ortadan kaldırabilecek miktarda nükleer silah varken önemli devlet liderlerinin çıkıp halen nükleer füzeler üretmekten söz etmeleri anlaşılabilir gibi değildir. Bu liderlere acıyoruz. Silahlanma için harcanan paraların yarısı açlığı, sefaleti ve cehaleti ortadan kaldırmak için harcansa yeryüzü cennete döner.

Savaşmak ve öldürmek doğru çözüm yolu değildir. Masum insanların üzerine bomba yağdırmak ise hiç değildir. Kesin ve doğru çözüm istiyorsanız siz de “İyi İnsan Tolstoy” gibi sevin, verin ve erdemli olun.

Tolstoy çok büyük bir yazar ve iyi insandı. Geniş boyutlarda düşünebilen kaliteli beyne sahipti. Ömrü hep arayış içinde geçti. Yaşamı boyunca daima sevgiden, barıştan ve kardeşlikten yana tavır koydu. İnsanlara, kendilerine kötü söz söylendiğinde karşılık olarak iyi sözlerle cevap vermeyi tavsiye etti.

İnsan öldürmenin çok kötü bir şey olduğunu vurguladı. “Kötü bir insanı öldürünce kötülüğü de yok ettiğini sanırsın, sonra bir bakarsın ki yok ettiğini sandığın kötülükten daha da kötüsü senin içinde büyüyor” sözü Tolstoy’a aittir.

O büyük insan benim doğumumdan 46 yıl önce maalesef bu dünyayı terk etmişti. Dolayısıyla “Öğreti” ile tanışma şansı hiç olmadı. Ama bundan sonra gelecek olan nesiller çok şanslı. Çünkü Tolstoy gibi bunalıma kadar götüren bir arayışın içinde olmayacaklar. Doğdukları gün böyle bir “Öğreti”yi kucaklarında hazır bulacaklar. Ayrıca böyle bir “Öğreti”yi tanımış olarak büyüyecekleri için, rahata ermiş ve tatmin olmuş zihinleriyle; müreffeh, barışçı, özgür ve mutlu bir dünyayı daha kolay kuracaklar.

Tolstoy cömertti ve hep verdi. Fakirleri koruyup gözetti. Mükemmel insan olmaya çalıştı. Hatta öylesine verdi ki, en sonunda topraklarını dahi köylülere verecekken ailesi karşı çıktığı için bunu başaramadı.

İnsanlar arasında değişik dinlere ve mezheplere mensup Tolstoy gibi öyle kişiler vardır ki Allah onları sever. Allah dileseydi zaten bütün insanları tek din altında toplayabilirdi.

Büyük insan, dev yazar ve üstün şahsiyet Tolstoy’a Allah’tan rahmet diliyorum. Allah; sevenleri, verenleri ve erdemli olanları çok sever…

“Barışçı Tolstoy”dan binlerce yıl önce yaşamış olan Homeros’un yazdığı büyük eser İlyada, aslında bir savaş destanıdır. Buna rağmen eserin birçok yerinde savaş ve savaşçılar kötü sözlerle anılmaktadır. “Hep kavga dövüş, savaş işin gücün” denilerek savaşı seven kişiler horlanmaktadır.

Görüyoruz ki, binyıllar ötesinden akıp gelen ünlü bir savaş destanında bile savaş yerilmekte ve çok kötü olduğu vurgulanmaktadır. İnsanlığın ortak bilinci ve sağduyusu binlerce yıl önce de savaşın kötü olduğu gerçeğini haykırmaktadır.

Homeros savaşı tanımlarken kötü, uğursuz, öldürücü, korkunç ve gözyaşı döktüren gibi nitelemelerde bulunmaktadır. Savaşan askerler bile savaşı bu sıfatlarla anmaktadırlar. Bir savaş destanında savaşın bu şekilde kötülenmesi ayrıca önem taşır.

İnsanlar tarih boyunca savaşlar yaparken, yakıp yıkarken, cenk ederken ve kan dökerken aslında bilinç altlarında hep barışa özlem duymuşlardır. Bir savaş destanı olan İlyada’da savaşın kötülenmesi bu nedenle şaşırtıcı değildir.

İnsanlık tarihi göstermiştir ki, koskoca savaşları başlatmak için küçük bir kıvılcım yetmektedir. Ancak sonrasında barışı yakalamanın bedeli çok ağır olmaktadır. Kaybedilmiş bir canı kim geri getirebilir? Tek bir tane “insan” bile yeryüzündeki bütün malın, mülkün, holdinglerin, petrolün, madenlerin, mücevherlerin ve toprakların tamamından daha değerlidir. Bu nedenle en iyisi savaşı hiç başlatmamaktır.

Günlük mücadele ve koşuşturmalar içerisinde siz farketmeseniz de, uzun vadede insanlık yavaş bir şekilde tekamül etmekte, iyiye doğru gitmektedir. Gelinen aşamada devletleri yönetenlerin söylemleri birbirlerine karşı çok sert ve kırıcı olsa bile; karşılıklı uluslar ve halklar barış içinde, dostça, kardeşçe yaşamaya gayret göstermelidirler. Geleceğin “İdeal Toplum”unda zaten bu tür problemler çok gerilerde kalacak ve insanlar barış, refah, özgürlük içinde adeta yeryüzünde cenneti yaşayacaklardır.

O aşamada, “Öğreti”nin aydınlattığı yolda çok mesafeler katetmiş durumdaki insanoğlu bilimin rehberliğinde “Ölümsüzlük Merkezleri” kuracaktır. Böylece her nefis ölümü tadarken, bazı nefisler ölümü milyarlarca yıl sonra tadabilecektir. Yeter ki insanlar akıllı olmayı bilsinler, barış içinde yaşasınlar.

Ne mutlu hep barışın peşinde koşanlara…

Kılıçlara karşı kalemleri ve çiçekleri öne sürerek daima barışı savunanlara…

Selam olsun onlara…

Çoklu Erdem İçeren Eylemler

Günlük yaşantı esnasında bireyin yaptığı öylesine güzel davranışlar vardır ki bunlar çok sayıda erdem içerirler. Bu tarz hareketler Allah’ın çok hoşuna gider ve o eylemi yapan kişiyi Allah aziz kılar. Çoklu erdem içeren eylemler ileri derecede pozitif davranışlardır. Böyle çok sayıda eylem vardır. Bazıları şunlardır:

Aç bir insanı veya hayvanı doyurmak: Bu eylem Allah’ın o kadar çok hoşuna gider ki Allah o eylemi yapan kişiyi sanki bizzat kendisini yani “Yüce Yaratıcı”yı doyurmuş gibi kabul eder ve mükafatlandırır. Bu eylemin içerisinde “Öğreti”nin temel direklerinden olan sevmek ve vermeye ilaveten iyi huylu olmak, saf ve temiz olmak, asil tavırlı olmak, hizmet ehli-yardımsever ve fedakar olmak, merhametli ve vicdanlı olmak, barışsever olmak, kibar olmak, sağduyulu olmak, cömert olmak, kanaatkar olmak, şükretmesini bilmek, sorumluluk sahibi olmak, zeki-akıllı ve aklını rehber edinmiş olmak, empati yapabilmek, irade sahibi olmak, pozitif düşünceli olmak, ümitvar olmak, güçsüzleri korumak, evrensel değerlere önem vermek gibi toplam 19 adet erdem vardır.

Yetimin başını okşamak: İnsan bir yetimin veya herhangi bir çocuğun başını okşarsa Allah’ı çok hoşnut eder. Allah bu eylemden sanki kendi öz çocuğu var da ona böyle bir şey yapılmışçasına memnun olur. Bu eylemin içerisinde “Öğreti”nin temel direklerinden olan sevmeye ilaveten iyi huylu olmak, saf ve temiz olmak, asil tavırlı olmak, hizmet ehli-yardımsever ve fedakar olmak, merhametli ve vicdanlı olmak, barışsever olmak, kibar olmak, sağduyulu olmak, şükretmesini bilmek, sorumluluk sahibi olmak, zeki-akıllı ve aklını rehber edinmiş olmak, empati yapabilmek, pozitif düşünceli olmak, güçsüzleri korumak, çocuklar üzerine titremek, evrensel değerlere önem vermek gibi toplam 16 adet erdem vardır.

Mültecilere, evsizlere veya yolda kalmışlara yardım etmek: Bu eylemi de Allah sanki bizzat kendisine yapılmış gibi kabul eder ve o yardımı yapan kişi için cennetin en üst kademesinde şahane bir köşk hazırlar. Bu eylemin içerisinde “Öğreti”deki temel direklerden olan sevmek ve vermenin yanında iyi huylu olmak, saf ve temiz olmak, asil tavırlı olmak, hizmet ehli-yardımsever ve fedakar olmak, merhametli ve vicdanlı olmak, barışsever olmak, kibar olmak, sağduyulu olmak, cömert olmak, kanaatkar olmak, şükretmesini bilmek, hor görmemek ve ayıplamamak, sorumluluk sahibi olmak, zeki-akıllı ve aklını rehber edinmiş olmak, empati yapabilmek, irade sahibi olmak, pozitif düşünceli olmak, ümitvar olmak, güçsüzleri korumak, çocuklar üzerine titremek, yaşlıları baş tacı etmek, bilgece düşünerek yargılamamak ancak geçmişten dersler çıkarmasını bilmek, temel hak ve özgürlükleri savunmak, evrensel değerlere önem vermek gibi toplam 24 adet erdem vardır.

Selam vermek veya tebessüm etmek: Bu tarz eylemler toplumsal barışa hizmet ederler ve sevgiyi yaygınlaştırırlar. Önceden hiç tanışılmamış kişilere ve yabancılara dahi selam verilmeli ve selam yaygınlaştırılmalıdır. Bir “Kusurlu Ünite”ye verilmiş olan selamı veya edilen tebessümü Allah bizzat kendisine yapılmış gibi kabul eder ve o kişiden razı olur. Bu eylemin içerisinde “Öğreti”deki temel direklerden olan sevmek ve vermenin yanında nefsinin kölesi olmamak, iyi huylu olmak, saf ve temiz olmak, asil tavırlı olmak, hizmet ehli-yardımsever ve fedakar olmak, merhametli ve vicdanlı olmak, güvenilir olmak, hoşgörülü olmak, alçakgönüllü olmak ve haddini bilmek, barışsever olmak, cesur olmak, kibar olmak, sağduyulu olmak, saygılı ve edepli olmak, şükretmesini bilmek, hor görmemek ve ayıplamamak, sorumluluk sahibi olmak, ilkeli olmak, zeki-akıllı ve aklını rehber edinmiş olmak, empati yapabilmek, irade sahibi olmak, pozitif düşünceli olmak, ümitvar olmak, lüzumsuz konuşmamak fakat konuşmak gerektiğinde de sessiz kalmamak, bilgece düşünerek yargılamamak ancak geçmişten dersler çıkarmasını bilmek, evrensel değerlere önem vermek gibi toplam 26 adet erdem vardır.

Misafiri iyi ağırlamak: Gelen misafirleri iyi ağırlamaya çalışan kişi peygamberleri taklit etmiş olur. Hz. İbrahim başta olmak üzere bütün peygamberler misafiri severler ve onları iyi ağırlarlardı. Misafir ağırlanırken Allah’ın güzel isimlerinden “El – Mükrim” tecelli etmektedir. Bu eylemin içerisinde “Öğreti”deki temel direklerden olan sevmek ve vermenin yanında nefsinin kölesi olmamak, iyi huylu olmak, adil olmak, asil tavırlı olmak, hizmet ehli-yardımsever ve fedakar olmak, merhametli ve vicdanlı olmak, hoşgörülü olmak, alçakgönüllü olmak ve haddini bilmek, kibar olmak, sağduyulu olmak, cömert olmak, saygılı ve edepli olmak, sabırlı olmak, kanaatkar olmak, şükretmesini bilmek, hor görmemek ve ayıplamamak, zeki-akıllı ve aklını rehber edinmiş olmak, empati yapabilmek, irade sahibi olmak, pozitif düşünceli olmak, ümitvar olmak, bilgiye ve öğrenmeye açık olmak, lüzumsuz konuşmamak fakat konuşmak gerektiğinde de sessiz kalmamak, evrensel değerlere önem vermek gibi toplam 24 adet erdem vardır.

Bir hayatın kurtarılmasına vesile olmak: Bir kişinin bu dünyada sahip olabileceği en önemli nimet bilinç ve akıldır. Çünkü bilinciyle varlığının farkında olur, aklıyla ise ebedi saadeti kazanır. Daha sonra değer sıralamasında canı ve sağlığı gelir. Çünkü bu dünyadaki varlığını bugün için ancak canlı ve sağlıklı olarak devam ettirebilir. Ancak zamanla bilinç ve akıl, varlığını başka bir yapının içerisinde  devam ettirebilirse o zaman “canlılık ve sağlıklı olma kavramı” yeniden tanımlanır. Öyleyse esas olan öncelikle bilincin ve aklın varlığını devam ettirebilmesidir. Bilinç, akıl, nefis ve irade ruhun fonksiyonlarıdır. Ruh ise bizi biz yapan asıl cevherdir. Ruhun sözünü ettiğimiz fonksiyonlarını bu dünyadayken sürdürebilmesi için günümüzde canlı ve sağlıklı bir beden gerektiğinden sağlık ve yaşam çok ama çok kıymetlidir. Onun için bir hayatın kurtarılması ve kişiyi sağlıklı olarak yaşatmak paha biçilemez değerdedir. Bunu da en iyi şekilde Allah takdir eder ve bir kişinin hayatının kurtarılmasına vesile olanı cennetine koyar. Böyle bir eylemin içerisinde “Öğreti”deki temel direklerden olan sevmek ve vermenin yanında iyi huylu olmak, saf ve temiz olmak, asil tavırlı olmak, hizmet ehli-yardımsever ve fedakar olmak, merhametli ve vicdanlı olmak, vefalı olmak, barışsever olmak, mert olmak, cesur olmak, kibar olmak, sağduyulu olmak, cömert olmak, kanaatkar olmak, şükretmesini bilmek, sorumluluk sahibi olmak, ilkeli olmak, zeki-akıllı ve aklını rehber edinmiş olmak, empati yapabilmek, irade sahibi olmak, pozitif düşünceli olmak, ümitvar olmak, güçsüzleri korumak, çocuklar üzerine titremek, yaşlıları baş tacı etmek, bilgece düşünerek yargılamamak ancak geçmişten dersler çıkarmasını bilmek, temel hak ve özgürlükleri savunmak, evrensel değerlere önem vermek gibi toplam 27 adet erdem vardır.

Uzayı keşfetmeye çıkmak: Yüzyıllarca önce ardına bakmaksızın okyanuslara açılan o fedakar ve cesur denizciler olmasaydı, bugün böylesine gelişmiş bir uygarlık seviyesini yakalayamazdık. Onların çoğu gerçek birer kahramandır. Günümüzde de uzaya açılarak orada insanlığa yeni hayat sahaları arayan, koloniler kurmaya çalışan insanlar tartışmasız birer kahramandırlar. İnsanoğlunun bu öncü güçlerini Allah çok sevmekte ve yaptıklarını ibadet kabul etmektedir. Böyle bir eylemin içerisinde “Öğreti”deki temel direklerden olan sevmek ve vermenin yanında iyi huylu olmak, saf ve temiz olmak, asil tavırlı olmak, hizmet ehli-yardımsever ve fedakar olmak, vefalı olmak, barışsever olmak, mert olmak, cesur olmak, onurlu olmak, sağduyulu olmak, sabırlı olmak, çalışkan olmak, kanaatkar olmak, şükretmesini bilmek, sorumluluk sahibi olmak, ilkeli olmak, zeki-akıllı ve aklını rehber edinmiş olmak, empati yapabilmek, irade sahibi olmak, pozitif düşünceli olmak, ümitvar olmak, bilgiye ve öğrenmeye açık olmak, eğitime önem vermek, lüzumsuz konuşmamak fakat konuşmak gerektiğinde de sessiz kalmamak, güçsüzleri korumak, çocuklar üzerine titremek, temel hak ve özgürlükleri savunmak, evrensel değerlere önem vermek gibi toplam 28 adet erdem vardır.

“Dövene elsiz sövene dilsiz olmak”: Gönüller Sultanı Yunus Emre’nin bu evrensel barışçı söylemindeki gibi olabilmek ne büyük bir meziyettir. Bu öylesine yüce bir idealdir ki, Hz. İsa’nın “bir yanağımıza tokat atıldığı zaman diğer yanağımızı da uzatmamızı” tavsiye eden evrensel söylemine denktir. Dövene elsiz sövene dilsiz olabilen yüce kişileri Allah çok sever ve kendisine dost edinir. Allah’ın dostu olmak ne büyük bir ayrıcalıktır. Bu mertebeye çıkabilmiş kişiyle Allah sohbet bile eder. Dövene elsiz sövene dilsiz olmanın içerisinde “Öğreti”nin temel direklerinden olan sevmek ve vermenin yanında nefsinin kölesi olmamak, iyi huylu olmak, adil olmak, saf ve temiz olmak, asil tavırlı olmak, affedici olmak, hizmet ehli-yardımsever ve fedakar olmak, merhametli ve vicdanlı olmak, hoşgörülü olmak, vefalı olmak, alçakgönüllü olmak ve haddini bilmek, barışsever olmak, mert olmak, cesur olmak, kibar olmak, onurlu olmak, sağduyulu olmak, saygılı ve edepli olmak, sabırlı olmak, şükretmesini bilmek, hor görmemek ve ayıplamamak, sorumluluk sahibi olmak, ilkeli olmak, zeki-akıllı ve aklını rehber edinmiş olmak, empati yapabilmek, irade sahibi olmak, pozitif düşünceli olmak, ümitvar olmak, bilgece düşünerek yargılamamak ancak geçmişten dersler çıkarmasını bilmek, evrensel değerlere önem vermek gibi toplam 30 adet erdem vardır.

Güçsüz ve savunmasız varlıkları korumak: Güçsüz ve savunmasız insanları, “hayvanları” ve diğer varlıkları korumak çok asil bir davranıştır. Burada savunulan fertler olabileceği gibi topluluklar, toplumlar ve ülkeler, hatta gezegenler, galaksi ve galaksi grupları, galaksi süperkümeleri de olabilir. İnsanın yapısında hem en iyi hem de en kötü şeyleri yapabilecek potansiyel mevcuttur. Gelinen aşamadaki  tekamül düzeyinde insanoğlu malesef her türlü kötülüğü yapabilecek konumdadır. Bu nedenle “İdeal Toplum”un ileri aşamalarında göreceğimiz ordunun, polisin ve adliyenin bulunmadığı, sadece hizmet üreten “Teknik Devlet”in olduğu sürece ulaşana kadar ve o aşamada “Öğreti”yi evrendeki bütün topluluklar kabul edinceye dek; fertler, topluluklar, toplumlar ve ülkeler ciddi şekilde korunmalıdır. Bu korunma işlemi mümkün mertebe karşı tarafı da gözeterek yapılmalı ve düşmana dahi adaletli, ölçülü davranılmalıdır. “Hayvanlar” da yasalarla korunmalı ve onlara zarar verenler tıpkı bir insana zarar vermiş gibi kabul edilerek cezalandırılmalıdır. Savunmasız ve güçsüz bir varlık, kişi, topluluk, toplum veya ülkenin koruyup gözetilmesi Allah’ın çok hoşuna gider. Gece-gündüz demeden ülkesini savunan fekadar insanları Allah çok sever. Bu uğurda fedakarlık yapanların Allah katındaki dereceleri çok yüksektir. Böyle bir eylemin içerisinde “Öğreti”nin temel direklerinden olan sevmek ve vermenin yanında nefsinin kölesi olmamak, iyi huylu olmak, adil olmak, saf ve temiz olmak, dürüst olmak, asil tavırlı olmak, hizmet ehli-yardımsever ve fedakar olmak, merhametli ve vicdanlı olmak, güvenilir olmak, sadık olmak, vefalı olmak, namuslu olmak, sır saklamayı bilmek, orta yolu benimsemiş ve ılımlı olmak, tedbirli olmak, barışsever olmak, mert olmak, cesur olmak, kibar olmak, onurlu olmak, sağduyulu olmak, saygılı ve edepli olmak, sabırlı olmak, çalışkan olmak, kanaatkar olmak, şükretmesini bilmek, sorumluluk sahibi olmak, ilkeli olmak, zeki-akıllı ve aklını rehber edinmiş olmak, empati yapabilmek, irade sahibi olmak, pozitif düşünceli olmak, ümitvar olmak, bilgiye ve öğrenmeye açık olmak, eğitime önem vermek, lüzumsuz konuşmamak fakat konuşmak gerektiğinde de sessiz kalmamak, güçsüzleri korumak, çocuklar üzerine titremek, yaşlıları baş tacı etmek, bilgece düşünerek yargılamamak ancak geçmişten dersler çıkarmasını bilmek, temel hak ve özgürlükleri savunmak, evrensel değerlere önem vermek gibi toplam 42 adet erdem vardır.

“Tersten Pazarlık” etmek: Ekonomik durumunuz müsaitse ve karşınızdaki satıcının da gerçekten paraya ihtiyacı varsa, aldığınız mal veya hizmetin bedelini düşürmek için onunla gerçek pazarlık değil tam tersine fiyatı yükseltmek için pazarlık yapmalısınız. Böylece o kişiyi sizden daha yüksek ücret alması için ikna etmelisiniz. Mesela satış yapan yaşlı köylüye demelisiniz ki: “Sevgili dedeciğim, siz bu domatesleri yetiştirmek için çok büyük emek sarfediyorsunuz. Şimdi benden 3 lira istiyorsun. Halbuki senin hakkın en az 5 lira. Lütfen benden 5 lira alır mısın?”. İhtiyar, güçsüz bir satıcıya veya ihtiyaç sahibi bir zavallıya daha fazla kazandırmak hem bu dünyada hem de ebedi hayatta sizin için daha hayırlı olacaktır. Bu hareket tarzı Allah katındaki makamınızı yükseltecektir. Böyle bir eylemin içerisinde “Öğreti”nin temel direklerinden olan sevmek ve vermenin yanında nefsinin kölesi olmamak, iyi huylu olmak, adil olmak, saf ve temiz olmak, dürüst olmak, asil tavırlı olmak, hizmet ehli-yardımsever ve fedakar olmak, merhametli ve vicdanlı olmak, sadık olmak, hoşgörülü olmak, vefalı olmak, namuslu olmak, alçakgönüllü olmak ve haddini bilmek, barışsever olmak, kibar olmak, onurlu olmak, sağduyulu olmak, cömert olmak, saygılı ve edepli olmak, sabırlı olmak, kanaatkar olmak, şükretmesini bilmek, hor görmemek ve ayıplamamak, sorumluluk sahibi olmak, ilkeli olmak, zeki-akıllı ve aklını rehber edinmiş olmak, empati yapabilmek, irade sahibi olmak, pozitif düşünceli olmak, ümitvar olmak, lüzumsuz konuşmamak fakat konuşmak gerektiğinde de sessiz kalmamak, güçsüzleri korumak, çocuklar üzerine titremek, yaşlıları baş tacı etmek, bilgece düşünerek yargılamamak ancak geçmişten dersler çıkarmasını bilmek, temel hak ve özgürlükleri savunmak, evrensel değerlere önem vermek gibi toplam 37 adet erdem vardır.

Kötüleri ve düşmanları bile ayıplar tarzda konuşmamak: Hakkında bahsedilen kişi çok kötü bir insan hatta sizin düşmanınız olabilir. Bu durumda bile Hz. Muhammed’in “ya hayır konuş ya sus” prensibine uyulmalıdır. Böyle bir kişiye verilecek en büyük ceza aslında ondan hiç bahsetmemektir. Çünkü “Öğreti”yi benimsemiş bir şahıs herhangi birisinden bahsedecekse, ya onu över ya da hayırdua eder. Öyleyse o kötü kişiye verilecek en büyük ceza sessiz kalmaktır. Eğer bu kişinin yaptığı işler topluma zarar veriyorsa yine o şahsın kendisi hiç ayıplanmadan ve aşağılanmadan çevresi kibarca uyarılabilir. Düşmanları bile ayıplamamak ve hor görmemek gerekir. Ancak onlara karşı tedbirli olmak lazımdır. Nefse hakim olunarak yapılan böyle asil bir davranışın içerisinde “Öğreti”nin temel direklerinden olan sevmek ve vermenin yanında nefsinin kölesi olmamak, iyi huylu olmak, saf ve temiz olmak, dürüst olmak, asil tavırlı olmak, affedici olmak, hizmet ehli-yardımsever ve fedakar olmak, merhametli ve vicdanlı olmak, güvenilir olmak, hoşgörülü olmak, namuslu olmak, orta yolu benimsemiş ve ılımlı olmak, alçakgönüllü olmak ve haddini bilmek, barışsever olmak, mert olmak, cesur olmak, kibar olmak, onurlu olmak, sağduyulu olmak, saygılı ve edepli olmak, sabırlı olmak, şükretmesini bilmek, gıybet ve iftira etmemek, hor görmemek ve ayıplamamak, sorumluluk sahibi olmak, ilkeli olmak, zeki-akıllı ve aklını rehber edinmiş olmak, empati yapabilmek, irade sahibi olmak, pozitif düşünceli olmak, ümitvar olmak, lüzumsuz konuşmamak fakat konuşmak gerektiğinde de sessiz kalmamak, bilgece düşünerek yargılamamak ancak geçmişten dersler çıkarmasını bilmek, evrensel değerlere önem vermek gibi toplam 34 adet erdem vardır.

Yüce ve haklı bir dava için büyük fedakarlıkta bulunmak: Yüce ve haklı bir dava yolunda çalışmak çok değerli bir uğraştır. Evrendeki her varlığın yararına olan “Öğreti’deki Evrensel Mesaj”ı kavrayarak bunu kainatın her köşesine yaymak için fedakarca gayret sarfetmek çok yüce bir davranıştır. Bu doğrultudaki çabalar Allah’ın çok hoşuna gider. Allah o kişileri tekamül basamakları içerisinde yükseltir, iki cihanda aziz kılar ve cennetine koyar. Cennetinde de onlara cemalini gösterir. Allah’ın selamı onların üzerine olsun. Bu öylesine yüce bir harekettir ki içerisinde “Öğretideki Temel Direkler”in bütünü ile “50 Erdem”in tamamı vardır.

Özür dilemek: Günlük yaşantı esnasında öyle durumlar oluşur ki özür dileseniz de olur, dilemeseniz de. Böyle bir durumda özür dilemek çoklu erdem içeren pozitif, asil ve barışçı bir davranıştır. Bu tavır Allah’ın çok hoşuna gider. Bu konu “Kader” başlıklı bölümde detaylı olarak anlatılmıştır.

Çoklu erdem içeren eylemler sadece bunlardan ibaret değildir. Onlar o kadar çok sayıdadır ki buraya yazmakla bitmez. Bu nedenle bazılarını sadece ismen belirteceğiz:

Hasta ziyaret etmek

Sadaka vermek

Bir insanı veya başka bir varlığı sevindirmek

Akrabaları ziyaret etmek ve onları desteklemek

Barış peşinde koşmak

İbadet etmek

Faydalı bir vakıf kurmak

Faydalı bir sivil toplum örgütünde çalışmak

Çevreci faaliyetlerde bulunmak

Okul yaptırmak

Talebelere burs vermek

Hastane yaptırmak

Aşevi açmak

Bilimsel çalışmalar yapmak

Faydalı bir eser vermek

Bir yetimi evlat edinerek ona öz evladıymış gibi davranmak

Engelli birisinin hayatını kolaylaştırmak

Yaşlı kişilere ileri derecede saygı göstermek

Evini evsizlere vermek

Oturduğu evi ihtiyaç sahipleriyle paylaşmak

Küs olduğu kişiyle koşulsuz barışmak için ilk adımı atmak

Hayvanları sevmek ve onların yararına çalışmalar yapmak

Zararlı alışkanlıklar ve bağımlılıklarla mücadele etmek

Kendi aleyhine olacağını bildiği halde doğruyu söylemek

Anne ve babasını el üstünde tutup onlardan asla şikayet etmemek

Kavga edenleri ayırmak ve küsleri barıştırmak

Bir kişiyi caddede karşıdan karşıya geçirmek

Birisinin ayıbını gizlemek

Geçimini helal yoldan temin etmek

Birikimlerini yastık altında veya faizde tutmayıp istihdam ve üretim alanına kaydırmak

İhtiyaç sahibi kişiye faizsiz borç vermek

Aldığı borcu söz verdiği tarihte geciktirmeden geri ödemek

Alacağını ertelemek, kısmen veya tamamen silmek

Borçlu ve ekonomik olarak zor durumdaki kişiyi borcundan kurtarmak

Emeğin değerini takdir etmek

Kul hakkı yememeğe aşırı özen göstermek

Hatalı olduğunu anladığı anda hatasından geri dönmek

Satacağı malın kusurlu yönlerini alıcıya söylemek

Evlenenlere yardım etmek

Kendisi yoksul olduğu halde yiyecek veya imkanlarını başka ihtiyaç sahipleriyle paylaşmak

Zalim ve güçlü bir kişinin karşısında o kişiye muhalefet ederek adaleti savunmak

Başına gelen musibetlere sabredip onlardan dersler çıkarmaya çalışmak

Bir emaneti, görevi veya makamı ehline vermek

Elinde güç ve fırsat olduğu halde namuslu davranmak, çalıp çırpmamak

İnsanları “sevilesi ve acınası, kırılgan varlıklar” olarak görüp sevmek ve incitmemek

Tüm “Kusurlu Üniteler”i Allah rızası için sevmek

Sokakta bulduğu eşya veya parayı sahibine ulaştırmaya çalışmak

Kendisini sıkıntıya sokacağını bildiği halde bir iyiliği yapmak

Bitkileri ve doğayı sevmek

Ağaç ve faydalı bitkiler dikmek

Özgürlük için mücadele etmek

Her koşulda adaletin yerine gelmesi için çalışmak

Bedeli ne olursa olsun verdiği sözü tutmak

Erdemler Kazanılabilir

 Shakespeare “Hamlet” isimli ünlü eserinin bir sahnesinde kahramanını şöyle konuşturuyor: ”Assume a virtue, if you have it not.” Yani    “Sizde bir erdem yoksa, siz o erdemi varsayın, içinizde oluşturun, yaratın” demek istiyor. Kısacası; “Eğer erdemleriniz yoksa, yaratınız” diyor. Bu ne kadar bilgece bir yaklaşımdır.

Thomas Paine de “Virtue is not hereditary” diyerek erdemlerin kalıtsal olmadığını ileri sürüyor ve adeta Shakespeare’in görüşüne destek veriyor.

Bugün biliyoruz ki erdemlerin bir kısmı genetik olarak anneden ve babadan geçebilir. Fakat sizde bulunmayan erdemleri de siz Shakespeare’in tavsiyesine uyarak kendi içinizde yaratabilir ve o erdemlere sahip olabilirsiniz. Bu konuda eğitim ve ibadet önemli rol oynayacaktır.

Öyleyse fert ve toplum gayret eder, el ele verirse, bir kişide “50 Erdem”in tamamını sonradan oluşturmak mümkündür. “İdeal Toplum”un inşa edilmesi yolunda bu ne güzel bir müjde, ne büyük bir nimettir.

Ahlaksız Bir Toplum Yaşayamaz

Ahlak kişilerin ve toplumların uymak zorunda oldukları iyilik, güzellik ve doğruluk içeren davranış biçimleri ve kurallarıdır. Ahlaklı olmak kişinin yaratılışında vardır. Bununla birlikte iyi ve güzel huylar hem toplum içinde yaşayarak hem de eğitimle kazanılabilir ve de geliştirilebilir.

Ahlak öylesine önemlidir ki, tarih boyunca toplumlara gönderilen peygamberlerin birinci görevi insanları imana çağırmak ve onlara ahlak kurallarını vaaz etmek olmuştur.

Erdem, ahlakın övdüğü niteliklerin genel adıdır. “Öğreti”de bulunan “50 Erdem”in tamamına yakını aynı zamanda ahlakla da ilgilidir. Ahlakla ilgili olanların toplamına doğrudan “Öğreti Ahlakı” adını verebiliriz. Bir kişi “50 Erdem”in tamamına sahipse aynı zamanda ahlaklı bir kişi demektir. Yani “Öğreti”deki erdemlerin tamamına sahip olması o kişinin aynı zamanda ahlaklı olmasını da garanti eder. Böylece “50 Erdem” ahlaklı olmayı kapsadığı gibi, ilaveten “cesur olmak” , “sabırlı olmak” gibi erdemleri de içerir. Bu nedenle “50 Erdem”in tamamına sahip bireylerden oluşan “İdeal Toplum” hem bütünüyle ahlaklı hem de fazladan bir takım erdemlere sahip şahane bir toplumdur.

Bir kişinin veya toplumun “Öğreti Ahlakı”na sahip olması çok önemlidir. Çünkü bu tam olarak tanımlanmış, aklın süzgecinden geçirilerek sınırları çizilmiş, “Çoklu Erdem” içeren bir ahlaktır. Kişi akılcı ve kapsamlı bir ahlaki değerler sistemine bağlanırsa ayakları yere daha sağlam basar, ahlaklı ve itibarlı bir yaşam sürer. Ayrıca mutluluğu da daha kolay yakalar.

Bu ahlak, yapay zeka alanında ve robot teknolojisinde de kullanılabilir. Sadece insanların değil robotların da etik değerlere sahip olmalarında sayısız faydalar vardır. Bu bağlamda “Öğreti Ahlakı” robotlar açısından da çok önemlidir. Robotlar “50 Erdem”in tamamına sahip olurlarsa çok daha risksiz, emniyetli,  huzurlu ve barışçı bir dünya kurulmuş olur.

Ahlaksız bir toplumun yaşaması ve varlığını sürdürmesi mümkün değildir. İnsanoğlunun ve diğer varlıkların kurtuluşu ancak ahlaklı toplumlar inşa ederek olacaktır.

Evrenin değişik yerlerinde bulunan farklı varlıkların farklı değerleri ve değer yargıları olabilir. Ancak onlar da kendi anlayışları içinde sevmeli, vermeli ve erdemli olmalıdırlar. Çünkü ahlaksız bir toplum yaşayamaz.

Aşkın bir güce inanmak ve bir gün gelip bu gücün karşısında hesap verileceğine iman etmek ahlakın temelini sağlamlaştırır. Ancak “seküler ahlak”ın varlığı da bir gerçektir. Çünkü ahlak, vicdan ve adalet duygusu insanın içinde doğuştan mevcuttur. Akıl da bizzat ahlaklı yaşamayı vaaz eder. Akıllı insan erdemlidir ve erdemli yaşamanın hem kendisi hem de toplum için daha yararlı olduğunu bilir. Yani kişisel ve toplumsal menfaat de ahlaklı yaşamayı gerektirir.

Ahlaklı kişi ve toplumların Allah’ı bulmaları, O’na yaklaşmaları daha kolay olur. Ahlaklı bir yaşam tarzını benimseyenler bilgeliğe de daha kolay ulaşırlar. Bilgelerse Allah’ın seçilmiş, şanslı kullarıdırlar. Onlar huzur içinde yaşarlar.

Bir insan ne kadar akıllı ise o kadar da erdemli ve ahlaklıdır. Platon, Sokrates’i tanımlarken “O, tanıdığımız insanların en iyisi, en adaletlisi ve en bilgesiydi” diyor. Öyleyse, sahip olduğu bu erdemleri göz önünde bulundurarak Sokrates’in tarihteki en akıllı kişilerden birisi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Ahlaklı kişi ve toplumlar övülmeli, takdir edilmeli ve daima hayırla anılmalıdırlar. Allah ahlaklı kişileri, toplumları çok sever ve yüceltir.

Ya Rabbi! Sen ahlaklı kişi ve toplumları daima aziz kıl…

Robotlar ve Özgür İrade

Robotlar çok değerli varlıklardır. Çünkü insana ve insanlığa büyük hizmetlerde bulunmaktadırlar. Hatta gelecekte insanın yaptığı işlerin neredeyse tamamını yaparak insanoğlunun özgürleşmesine ileri derecede katkı sağlayacaklardır.

Günümüzde robotlar çok geliştirilmiş olup giderek daha da geliştirileceklerdir. Halen endüstride güvenli bir şekilde kullanılmaktadırlar. Otomasyon daha da yaygınlaşacaktır. Her yönden insanı taklit eden, hatta insandan ayırt edilmesi imkansız robotlar yapılacaktır. Yalnızca mükemmel olarak çalışan ve hareket eden değil, aynı zamanda öğrenen, konuşan, tartışan, şaka ve espri yapan, şiir yazan, çeşitli sanatsal faaliyetlerde bulunan, müzik besteleyen robotlar geliştirilecektir.

Robotlar ve yapay zeka geliştirilirken onların etik yönleri de iyi düşünülmelidir. Bu noktada “Öğreti”nin tamamı ve özellikle içinde yer alan “Öğreti Ahlakı” yol gösterici olacaktır. Robotlar da ahlaklı olmalıdırlar.

Kontrol altında olduktan sonra robotların zekalarının ve yeteneklerinin aşırı derecede gelişmesinde sakınca yoktur. Zeka ve yetenekleri arttıkça hizmet kapasiteleri de artar. Robotlara “Nefsin Şubeleri” diyebileceğimiz insana ait çeşitli duygular da yüklenebilir. Böylece daha ileri bir gelişmişlik düzeyine ulaşabilirler. Yapay zeka ile harikalar yaratabilirler. Ancak robotlar ne kadar gelişirse gelişsinler onlara asla sınırsız ve ucu açık bir özgür irade verilmemelidir. Onlara tercihleri konusunda çok fazla seçenekler sunulabilir, fakat bu iradenin sonu mutlaka insan tarafından belirlenmelidir ve ucu açık olmamalıdır. Nihai tercihler daima insan tarafından bir sonuca bağlanmalıdır.

Gelecekte robot yapan robotlar olacaktır. Bu nedenle onlara ucu açık bir özgür irade asla verilmemelidir. Böyle bir hata robotların hakimiyetiyle sonuçlanabilir ve insanlığın sonunu getirebilir. İnsanoğlu buna izin vermemelidir. Ancak “Öğreti”yi tam olarak içselleştirmiş; seven, veren ve “50 Erdem”in tamamına sahip olan bir robot yapabilirsek, ondan zarar gelmez.

“Yıldızhan’ın Evrensel Öğretisi”nde “50 Erdem’in” tanımlanmasıyla, insan ve robotlara aynı anda adil ve objektif biçimde uygulanabilecek evrensel düzeyde bir ahlak kodu kavramı etkin ve sağlıklı bir şekilde ortaya konmuş oluyor. İnsanın içine “Aşkın Bir Güç” tarafından yerleştirilen bu ahlak kodlarının tarafımızdan robotların içine yerleştirilebilmesi mümkündür. İnsanlığın geleceği açısından bu çok önemlidir. Hep “Adil ve objektif biçimde uygulanabilecek, evrensel çapta bir ahlak kodu kavramı geliştirebilir miyiz?” diye düşünmüşüzdür. Böylece eski bir hayalimiz de gerçeğe dönüşmüş oluyor.

Adalet

Adalet, hakedenin hak ettiğini almasıdır. Hakkın gözetilmesi ve yerine getirilmesidir. Adalet konusunda ne kadar hassas davranılsa azdır.

Adalet bir toplumu ayakta tutan temel direktir. Onun için hak edenin hakkı mutlaka verilmelidir. Hem de “geciktirilmeden verilmelidir.”

Adalet öylesine önemlidir ki, siz bir toplumdan bütün değerleri tek tek çekip alsanız ve geride sadece adalet kalsa, belki o toplum varlığını sürdürebilir. Ancak adalet kalmazsa o toplum çöker.

Adalet evrensel değerlerdendir ve er geç yerini bulur. Aslında iyilik eden de kötülük eden de kendine eder.

Her ferdin içinde bir “Evrensel Işık” vardır. İçimize Allah tarafından yerleştirilen bu ışık parladığında tüm evreni aydınlatabilecek güçtedir. Ahlakın, vicdanın ve adaletin kaynağı o ışıktır.

 Adalet ve özgürlük en önemli evrensel değerlerdendir. Adaletsiz bir toplumun varlığını devam ettirebilmesi mümkün değildir. Özgürlükse o kadar kıymetlidir ki, size dünyaları verseler karşılığında özgürlüğünüzü vermezsiniz.

Bir toplumun uygarlık düzeyini öğrenmek istiyorsanız, o toplumdaki insanların adalete ne kadar değer verdiklerine ve de annelerine, babalarına, yaşlı kişilere, çocuklara, engellilere, hayvanlara ve doğaya nasıl davrandıklarına bakın.

Adalet çok hassas bir konudur. Allah, ısrarla üzerinde durur. Allah’ın güzel isimlerinden bir tanesi de “adalet üzere olan” anlamındaki “El – Adl”dır.

Bir kişi “Devlet Başkanı” da olsa, sıradan bir vatandaş da olsa herkese karşı adaletli davranmalıdır.  Düşmanlara karşı bile adaletle muamele etmek gerekir. Birisi size düşmanca davransa da siz ona karşı daima adaletli olun ve ölçüyü asla elden bırakmayın.

Adalet öylesine önemlidir ki, “50 Erdem”in içerisinde yer alan “adil olmak” sadece o bölümde bırakılmamış, ayrıca bağımsız bir bölümde ele alınarak dikkatlere sunulmuştur. İlaveten “Vicdan ve Adalet Duygusu” isimli bölümde de adalete vurgu yapılmıştır.

Allah bizlerin içine adalet duygusunu, iyiyi kötüden ayırtetme yeteneğini doğuştan koymuştur. Ayrıca insanoğlunu kutsal metinlerle desteklemiştir. Bunun için ne kadar şükretsek azdır.

Ne mutlu adil olup adaletle yaşayanlara ve Allah’ın ipine sımsıkı sarılanlara.

Adil olun ve düşmanlarınıza karşı bile adaletli davranın. Adaletin terazisini asla elinizden bırakmayın. Allah adaletli kişi ve toplumları sever, yüceltir.

Ya Rabbi! Sen adaletli kişi ve toplumları daima aziz kıl… 

Harari’nin Üç Sorusuna Üç Cevap


Bazı fikirlerine katılmadığım ve kendisini buradan “Öğreti”yi benimsemeye davet ettiğim değerli tarihçi ve yazar Yuval Noah Harari, yazdığı Homo Deus isimli kitabının sonunda insanlığın geleceğini yakından ilgilendiren çok önemli üç soru soruyor. “Öğretimiz” bu sorulara net bir şekilde şu cevapları veriyor:

Soru 1: Organizmalar birer algoritmadan, yaşam da veri işlemeden mi ibarettir?

Cevap 1: Organizmaların yapısında o organizmaya hizmet eden algoritmalar vardır. Fakat organizmalar yalnızca algoritmadan ibaret değildir.

Mesela insan organizmasında ruh da bulunur. Ruhun; “bilinç”, “zeka”, “akıl”, “irade”, “nefis” gibi fonksiyonları vardır. Beyin, sinir telleri aracılığıyla vücudun her organına ve en uç noktasına kadar uzanır; algoritmaları da kullanarak fonksiyonlarını icra eder. Tam bir patrondur. Ancak muhteşem beyin aslında ruhun elinde bir enstrümandır. Yani patron olan beynin de aslında bir patronu vardır ve o gerçek patron ruhtur. Dolayısıyla “bilinç”, “zeka”, “akıl”, “irade” ve “nefis” sonuçta ruhun fonksiyonlarıdır. “Zihin” ise bunların birlikteliğinden oluşan çoklu bir fonksiyondur.

Ruh, beyin denen şahane enstrümanı kullanarak organizmanın varlığını devam ettirir, rutin işlerini yaptırır. “Akıl” ruhun fonksiyonudur. “Zeka” ise öncelikle beynin fonksiyonudur. Beyin ruhun elinde bir enstrüman olduğuna göre “zeka” da dolaylı olarak ruhun bir fonksiyonudur.

Yaşam boyunca hem organizmanın kendi içinde hem de dışarıda, sürekli veriler işlenir. Ama yaşam da sadece veri işlemeden ibaret değildir.

Soru 2: Zeka mı daha değerlidir yoksa bilinç mi?

Cevap 2: Kesinlikle bilinç daha değerlidir. Bir varlık için en değerli şey bilinçtir. Çünkü bir varlık ancak bilinciyle kendi varlığını ve çevresini, evreni, evrenötesini algılayabilir. Bilinçsiz bir varlık için hem kendisi hem de çevresi adeta yok hükmündedir. “Ben varım” diyebilmek için öncelikle bir bilinç gereklidir. Bir insan veya varlık için en önemli şey öncelikle var olabilmektir.  Var olduğumuzu ise ancak bilincimizle anlıyoruz. Varlığımız bizim için anlam kazanıyor. Öyleyse bilinç bize bahşedilen en önemli, en değerli nimettir.

“Akıl” ve “zeka” farklı şeylerdir. Çeşitli şubeleriyle “zeka” beynin bir fonksiyonudur ve çok zeki bir kişi aynı zamanda akılsızca işler de yapabilir. İleri derecede zeki birisi çok yararlı buluşlar yapabileceği gibi yeterince akıllı değilse maalesef soygun da yapabilir, nükleer bomba da üretebilir. Fakat akıllı insan ortaya koyduğu eylemlerde hem kendisinin hem de diğer varlıkların yararını gözetir. Akıllı kişi beynin bir fonksiyonu olan zekayı kullanarak gezegenimizi tehdit eden silahları üretmez. Çevresindeki varlıkları da korur, onlara zarar vermez. Zeki insan ateist olabilir ama akıllı insan ateist olmaz. Aklını rehber edinmiş kişi er veya geç Allah’ı bulur.

Soru 3: Bilinci olmayan ama yüksek zekalı algoritmalar bizi bizden daha iyi bilecek duruma geldiğinde toplum, siyaset ve gündelik hayat ne olacak, neye benzeyecek?

Cevap 3: İnsana hizmet eden robotlar, yapay zekalar ve algoritmaların yüksek zekalı olmaları insanoğlu için iyidir. Çünkü onların zekaları yükseldikçe hizmet ettikleri alanlar ve hizmet kapasiteleri artar. İnsanın kanındaki ve vücudundaki sağlığıyla ilgili çeşitli değerlerin bilinmesi ve bunların bir sisteme kaydedilmesi sonuçta o kişinin aldığı sağlık hizmetinin kalitesini artırır. Yeter ki insanlar ve robotlar “50 Erdem”e sahip olsunlar. İnsanoğlu “Öğreti”nin ışığı altında yoluna devam ettiği müddetçe, “insanın izin verdiği oranda iradeye sahip” yüksek zekalı algoritmalar, bizi bizden daha iyi bilecek duruma gelseler bile daima programlandıkları şekilde, “Öğreti Ahlakı” ile hizmet edeceklerdir. Sonuçta toplum, siyaset ve gündelik hayat “50 Erdem”e sahip bireylerden oluşan “İdeal Toplum” doğrultusunda şekillenecek, yeryüzü cennete dönecektir. “İdeal Toplum”un ileri aşamalarında orduya, polise ve adliyeye bile gerek kalmayacak; devlet ise sadece hizmet etmek amacıyla varlığını sürdüren “Teknik Devlet” olacaktır. O aşamaya gelindiğinde isteyen insanları milyarlarca, trilyonlarca yıl yaşatacak “Ölümsüzlük Merkezleri” de faaliyetlerine bütün hızıyla devam edeceklerdir.

“Öğretimiz”deki “Düşüncenin Gücü” (The Power of Thought) isimli bölümde düşüncenin çok güçlü bir enerji olduğunu vurgulayarak şöyle demiştik: “Her şey önce düşünce boyutunda başlar. Sonra bir istek ve irade ortaya konur. Nihayet eyleme geçilir ve o düşünce gerçeğe dönüşür. Gelecek bu şekilde inşa edilir. Varlık aleminde en hızlı şey düşüncedir. Düşünerek bir anda evrenin ötesine, “Sonsuz Ötesi”ne bile gidebilirsiniz. Düşünerek problemleri çözebilirsiniz. Düşünerek geleceği inşa edebilirsiniz. Madem ki düşünerek geleceği inşa edebiliyorsunuz, öyleyse nasıl bir gelecek arzu ediyorsanız, önceden o şekilde düşünün.”

“Öğreti”de tüm bilinçli varlıkları pozitif düşünceli olmaya, hep olumlu düşünmeye ve pozitif kurgular yapmaya davet ediyoruz.

Diyoruz ki: “Aklınızı rehber edinin ve daima pozitif düşünün; hayalleriniz, kurgularınız hep pozitif olsun. “Sevin, verin ve erdemli olun” ki evren cennete dönsün.

Her şeyin en iyisini Allah bilir. Allah’ın dediği olur…

Three Answers to Harari’s Three Questions

Esteemed historian and writer Yuval Noah Harari, whose certain ideas I disagree with and whom I hereby invite to embrace “the Teaching of Yildizhan”, asks three very important questions which are of close interest to the future of humankind at the end of his book called Homo Deus. Our “Teaching” gives the following clear answers to these questions:

Question 1: Are organisms really just algorithms, and is life really just data processing?

Answer 1: Organisms embody algorithms in their structures which serve that very organism. However, organisms are not merely made up of algorithms.

For example, the human organism has a spirit as well. Spirit has functions such as “consciousness”, “intelligence”, “mind”, “will” and “soul”. Brain extents to each and every organ and tip of the body through nerve fibers; executes its functions by also using the algorithms. It is absolutely the boss. That said, the magnificent brain is actually only an instrument of the spirit. In other words, brain the boss, has also a boss and that real boss is the spirit. Consequently, “consciousness”, “intelligence”, “mind”, “will” and “soul” are ultimately the functions of the spirit. Combined functions of brain (hereinafter “CFOB”), on the other hand, is a multi-function emanate from their association. 

Spirit maintains the existence of the organisms by using the magnificent instrument that is the brain and has it perform its routine works. “Mind” is a function of the spirit. “Intelligence”, on the other hand, is primarily a function of the brain.  Since the brain is an instrument of the spirit, ultimately, “intelligence” is also a function of the spirit.

Throughout life, data is continuously processed both within and outside the organisms. However, life is not merely data processing.

Question 2: What’s more valuable – intelligence or consciousness?

Answer 2: Consciousness is certainly more valuable. Consciousness is the most valuable asset of a being. Because only through consciousness, a being may perceive its own existence and surroundings, the universe, and beyond-universe. For a being without consciousness, both itself and its surroundings are deemed as if non-existent.  Consciousness is a prerequisite to be able to say “I exist”. The most important thing for a human or a being is the ability to exist. And we perceive our existence only through our consciousness. Our existence attains a meaning for us. Therefore, consciousness is the most important and most valuable blessing granted to us.

“Mind” and “intelligence” are two distinctive things. “Intelligence” with its various divisions is a function of the brain and a very intelligent person, too, may be engaged in mind-less deeds. A person with superior intelligence may come up with very useful inventions just as he may commit a robbery or build a nuclear bomb if he is not mind-full enough. However, a mind-full person looks after its own interest in its engagements just as he looks after those of other beings. A mind-full person does not manufacture weapons that threaten our planet by using its intelligence, a function of the brain. He/she protects and does not harm the beings around him/her. An intelligent person may become an atheist but a mind-full person will not. A person who is guided by his/her mind will sooner or later find the God.

Question 3: What will happen to society, politics, and daily life when non-conscious but high intelligence algorithms know us better than we know ourselves?

Having human-serving robots, artificial intelligence and algorithms of high level intelligence is for the benefit of the mankind. Because their area of service and capacity to serve increases in parallel with their intelligence. Knowledge on various data concerning the well-being of a person’s blood and body and having them recorded on a system, ultimately increases the level of health service that person gets, provided humans and robots possess the “50 Virtues”. High intelligence algorithms that “possess willpower to the extent permitted by the humans” will always serve in accordance with the “Morals Endorsed by the Teaching” just as they are programmed, even if they come to know us better than we know ourselves, as long as the humankind continues its journey in light of the “Teaching”. As a result, society, politics and daily life will be shaped towards the “Ideal Society” consisting of individuals with the “50 Virtues”; the world will become heaven. In the further stages of the “Ideal Society”, the state will only exist to serve as a “Technical State” whereby there will be no need for military, police and courts. When that stage is reached, “Immortality Centers” will continue with their activities at a great paste to have humans, who desire so, live for billions, trillions years.

In the chapter called “The Power of Thought” found in our “Teaching”, we emphasized the thought as a very powerful energy, and said the following: “Everything starts in the form of a thought. Then a desire and will is put forward. Lastly, action is taken and that thought becomes a reality. This is the way the future is constructed. Thought is the fastest thing in the world of beings. You may go beyond the universe, even “Beyond Infinity” in an instant by thinking. You may solve problems by thinking. You may construct the future by thinking. Since you may construct the future by thinking, therefore, think in advance the way you would like the future to be.”

In the “Teaching”, we invite all conscious beings to have positive thoughts and to always think and fictionalize positively.

We say: “Be guided by your mind and always think positively; let your dreams and fictions always be positive. “Love, give and be virtuous” so that the universe may become heaven.

God knows the best of everything. God’s will prevails…

 

Terörizme Karşı En İyi İlaç: “Öğreti”

Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğini yaşadığımız şu zaman diliminde terörizm tüm dünyada saldırılarını acımasızca sürdürüyor ve maalesef çok canlar alıyor. Her türlü şiddet insanlığı ciddi şekilde tehdit ediyor.

Terör insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur ve kabul edilemez. Dünyanın neresinde olursa olsun, kime karşı yapılırsa yapılsın terör eylemi aslında bütün insanlığa karşı yapılmıştır ve herkesin canını acıtmaktadır.

Terör örgütleri ile mücadele dünyanın önemli bir gündemidir. Terörizmi ve terör örgütlerini ağır şekilde kınamak, sadece tehdit etmek maalesef yeterli değildir. Önemli olan onlara karşı akla ve sağduyuya dayalı; kapsamlı, ciddi, etkili bir mücadele yürütebilmektir.

Terör örgütlerine karşı sürdürülen bu mücadelede onların ekonomik imkanlarını yok etmek ne kadar önemli ise, insan ve yeni eleman kaynaklarını kurutmak da en az o kadar önemlidir. Terör örgütleri maalesef dünyanın her tarafından eleman devşirmektedirler. Bu kaynak kurutulmadıkça örgütlere karşı kesin bir zafer kazanmak mümkün değildir.

İngiltere Başbakanı Theresa May Türkiye ziyaretinde terör örgütlerini yenebilmek için onları fikir planında da yenmek gerektiğini söyledi. Ünlü Terör ve Güvenlik Uzmanı Abdullah Ağar da terör örgütlerini kesin olarak yenilgiye uğratmak için öncelikle onların insan kaynaklarının kurutulması gerektiğine dikkat çekti ve fikir planında yapılacak mücadelenin önemini vurguladı.

Terörizme ve terör örgütlerine karşı verilecek fikir mücadelesi akılcı, çağdaş, herkesi kucaklayıcı ve “teröristlere bile umut verecek olgunluk ve güzellikte” olmalıdır. Bu fikir öylesine akılcı, sevgi dolu ve ahlak içerikli olmalıdır ki, bununla tanışan bir kişi değil terör örgütüne girmek, şiddeti aklının ucundan bile geçirmemelidir. İşte ihtiyaç duyulan bu fikir “Evrensel Öğreti”dir.

Bu “Öğreti” İslam’ın akılcı, aydınlık, kucaklayıcı, barışçı ve sevecen gerçek yüzünü temsil etmektedir. “Öğreti” ile tanışanlar gerçek İslam’ı tanımaktadırlar. Hem günümüzde hem de önümüzdeki bin yıllarda İslam işte böyle anlaşılmalı ve bu şekilde yorumlanmalıdır.

İslam “barış” dinidir. İsmi bile “barış” kökünden gelir. Çok sade bir dindir. Mensubu olmak kolaydır. İslam’ın şartları fakirler için üç, zenginler için beştir. Fakirler için Kelime-i Şehadet getirmek, namaz kılmak, oruç tutmak yeterlidir. Zenginler bunlara ilaveten zekat verirler ve hacca giderler. Kelime-i Şehadet çok önemlidir. Çünkü Allah’ın varlık ve tekliğinin ikrarıdır, Hz. Muhammed’in Allah’ın kulu ve elçisi olduğunun kabulüdür.

İslam her şeyden önce akıl ve barış dinidir. Kur’an-ı Kerim, haksız yere bir insanı öldürmeyi bütün insanlığı öldürmekle bir tutar. Ancak günümüzde İslam maalesef bazı kesimler tarafından yanlış yorumlanmakta ve bu yüce dine haksızlık edilmektedir. “Öğreti” bu haksızlığa da bir son verecektir.

“Öğreti”nin başlangıç bölümünde, aşama yapmaları ve yeni bir çağa geçmeleri için tüm bilinçli varlıklara şöyle sesleniliyor: “Sevin, verin ve erdemli olun kelimeleriyle temellendirdiğimiz ‘Öğreti’ hem günümüzde hem de önümüzdeki bin yıllarda daha mutlu bir dünya, daha yaşanabilir bir evren oluşturabilmemizin formülüdür. Bu formülü tüm insanlık olarak benimsemeli, eğitimde önemle yer vermeli ve genetik kodlarımıza kazımalıyız. ‘İdeal Toplum’ bu şekilde inşa edilecektir.”

Ahlak ve adalet çok önemli kavramlardır. Dinsel kökenli ahlakın yanında seküler ahlakın varlığını da kabul ediyoruz. “Ateist bir kişi de dindar birisi kadar ahlaklı ve erdemli olabilir” diyoruz. Herkese anlayışla kucak açıyoruz.

Ayrıca “Öğreti”de “50 Erdem”in tanımlanmasıyla insan ve robotlara aynı anda adil ve objektif biçimde uygulanabilecek “evrensel çapta bir ahlak kodu kavramı” geliştirilmiştir. İnsanlığın selameti ve barışın temini açısından  bu konu daima çok önemli bir rol oynayacaktır.

Düşmanlara karşı bile adaletli olunmasını tavsiye ediyoruz. Öyleyse terörist de teslim olduğu zaman kendisine adaletli davranılacağını bilecektir.

“Kaybedilmiş bir canı kim geri getirebilir?” sorusunu tekrar soruyoruz. Bize göre tek bir tane insan bile yeryüzündeki bütün malın, mülkün ve toprakların tamamından daha değerlidir.

Eğitimin gücüne inanıyoruz. Eğitimle iyi olmayacak, kazanılmayacak insan yoktur. Seven, veren ve “50 Erdem”in tamamına sahip olan kişi “İdeal Toplum”un sınırından içeriye adımını atmıştır. Artık o “Evrensel İnsan”dır. “Evrensel İnsan” aklını rehber edinmiştir. Sevecen ve barışçıdır. Her türlü şiddetten uzak durur ve çevresini de barışa teşvik eder. Bu nedenle öyle bir eğitim sistemi tesis etmeliyiz ki, orada terörist değil “Evrensel İnsan” yetişmelidir. Marifet mevcut teröristleri yok etmek değil, onların içerisinden “Evrensel İnsanlar” çıkartabilmektir. 

İslam’ın barışçı ve akılcı söyleminden süzülerek gelen “Evrensel Öğreti” şiddetin,  açlığın, sefaletin ve cehaletin en iyi ilacıdır. İnsanlığı sevgiye, özgürlüğe, refaha, barışa, huzura ve mutluluğa götürecektir. Zamanla “Öğreti” geniş halk kitleleri ve devlet aygıtları tarafından benimsendikçe, terörizme zemin hazırlayan sosyoekonomik ve siyasi ortam da kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Karşılıklı uluslar ve halklar barış içinde, dostça, kardeşçe yaşamaya gayret göstereceklerdir. Unutmayın ki barış refah getirir ve bu refahı herkes paylaşabilir.

Değerlerin düşüncesizce yitirildiği ve evrensel değerlerin ayaklar altına alındığı bir dünyada “Evrensel Öğreti” önemli bir rehber ve referans noktasıdır.

Teröristin bizzat kendisi için bile umut ışığı olan bu “Çok Sade Öğreti” insanlığın ufkunda bir güneş gibi parlamaktadır.

Allah hayırlara vesile kılsın…

Kutadgu Bilig

Orta Asya kökenli şair ve düşünür Yusuf Has Hacib günümüzden bin yıl kadar önce yazdığı Kutadgu Bilig adlı eserinde diyor ki:

“Malını insanlara dağıt, yedir ve içir;

Mal seni kullanacağına, sen onu kullan.”

Burada vermenin gerekliliği ve şekli; ne kadar güzel, ne kadar sade, ne kadar bilgece anlatılmaktadır. Siz de Yusuf Has Hacib gibi vermeyi tavsiye edin ve verin. Çünkü dünya malına tapmak ve servet hırsı bir felakettir. Sizi Allah’tan uzaklaştırır. Cömertlik ise O’na yaklaştırır.

Ne mutlu cömert olanlara ve böylece Allah’a yaklaşanlara.

Selam olsun onlara…

İnsanın Yaratılışı

Allah’ın her şeye gücü yeter. O, “Sonsuz Ötesi Gücü” ve “Sonsuz Ötesi İradesi” ile dilediğini dilediği şekilde yapar. İsterse her şeyi bir anda yaratır, dilerse tüm işleri bir sürece yayarak gerçekleştirir. Bu nedenle bilimin söyledikleri gözardı edilmemelidir.

Bilimin verileri çok değerlidir. Akıllıca bir yaklaşım sonucu kutsal metinlerle bilim çok iyi bir şekilde uzlaşırlar. Hz. Adem de ilk insan ve ilk peygamber olarak bilimle hiç çelişmeden bu tablo içindeki yerini alır. Hem Hz. Adem’in topraktan yaratılışı Prof. Dr. Caner Taslaman’ın yaptığı gibi akıllıca izah edilir, hem de bilimin verileriyle hiç bir çelişki yaşanmaz. Böylece uyum sağlanır. Yeter ki olaylara iyi niyetle ve akıllıca yaklaşılsın. Çözülemeyecek hiç bir problem yoktur.

Ne mutlu akıl ve zeka nimetlerini bilgece kullananlara.

Selam olsun onlara…

Önce Ahlaklı Olun

Düşünen ve eylemde bulunan bir varlık olarak insanın hem bireysel hem de sosyal yaşam içindeki eylemleri belirli ilkelere ve kurallara dayanmalıdır. Bu kurallardan kaynaklanan davranış biçimleri kişileri ve toplumları iyiye, güzele, doğruya, huzura, mutluluğa götürmeyi hedeflemelidir.

Napolyon “para, para, para” derken biz senelerdir “eğitim, eğitim, eğitim” demiştik. Şimdi buna ilaveten “ahlak, ahlak, ahlak” diyoruz.

Siz çok iyi bir doktor, mühendis, avukat, öğretmen, sanatçı, bilim insanı, iş insanı, memur, işçi veya başka herhangi bir meslek sahibi olabilirsiniz. Ama mesleğinizde çok iyi olmadan önce birinci planda ahlaklı kişi olmalısınız. Ahlaksız olduktan sonra allame olsanız ne fark eder. Ayrıca dindar veya dinsiz olmadan önce de ahlaklı olmak gerekir.

Karşınızdaki kişi çok büyük bir yazar veya sanatçı, meşhur devlet veya bilim insanı, milyarlar tutarında nakit parası ve holdingleri bulunan bir iş insanı olabilir. Böyle birisi eğer ahlaklı değilse o insana fazla değer vermeyin.

İş hayatında da ahlak çok önemlidir. Ahlaklı kişi kariyerinde daha kolay ilerler. Ahlaksız kişinin başarıları ise geçici ve anlamsızdır. İnsan hangi meslek grubu içerisinde bulunursa bulunsun işini daima ahlaklı bir şekilde yapmalıdır.

İş yerinize bir eleman alırken adayların ehliyet ve yetenekleri birbirlerine yakınsa, daha ahlaklı olan tercih edilmelidir.

Dünyada senelerce süren savaşlar vardır. Barış yapmak üzere bir masanın etrafına toplandığınızda eğer yeterince ahlaklı ve erdemli değilseniz, kalıcı bir barış sağlayamaz, sonuç alamazsınız.

Bir gün şöyle, bir gün böyle konuşan politikacılardan hayır gelmez. Zaten onlardan iyi devlet insanı da olmaz.

Devleti yönetecek kişilerin ahlaklı, erdemli ve ehliyetli olmaları çok önemlidir. Çünkü verilecek bir yanlış karar milyonlarca, milyarlarca kişinin canını, malını ve hayat kalitesini olumsuz yönde etkileyebilir. Bu nedenle devlet yönetimine getirilecek kişiler mutlaka ahlaklı olmalıdırlar. Hele Devlet Başkanlığı Makamı’na seçilecek kişi o ülkenin en ahlaklı ve erdemli kişilerinden birisi olmalıdır. Ülke ve dünya siyaseti, seçimler bu esasa göre kurgulanmalıdır. Politika yapacak kişilerin tamamı çok ahlaklı ve erdemli olmalıdır.

Birkaç gün sonra ülkemizde yönetim sisteminin belirlenmesi için bir referandum yapılacak. Bu yazıyı referandum öncesi yazıyorum. İnsanların bunun için birbirlerinin kalplerini kırdıklarını gördükçe üzülüyorum. Halbuki “Başkanlık Sistemi” veya “Parlamenter Sistem” olmuş ne fark eder? Önemli olan insan faktörüdür, insan kalitesidir. Sistemler elbette önemlidir. Ancak ondan da önemlisi kişiye ait faktörlerdir. İnsana ait faktörler sistemden önce gelir. Siz ülkenize dünyanın en iyi yönetim şeklini de getirseniz, devletin başına seçeceğiniz kişi yeterince ahlaklı ve erdemli değilse problem çıkar. Bu nedenle öncelikle eğitim sistemine önem verip ahlaklı, erdemli ve vasıflı insanlar yetiştirmelisiniz.

İnsanlığın geldiği aşamada halen en iyi yönetim şekli demokrasidir. Demokrasi evrensel değerlerdendir ve ona sahip çıkılmalıdır. Ancak insana ait faktörler yönetim sisteminden daha önemlidir. Seçeceğiniz kişi yeterince ahlaklı ve erdemli değilse, sizin çok iyi sisteminiz ancak o kişinin yolsuzluklarını azaltır, hiçbir zaman sıfırlayamaz. Ancak eğitime önem verir, ahlaklı ve erdemli bireyler yetiştirirseniz, yolsuzluk olmaz. Sisteminizin öngörülemeyen zaafları da yeri geldiğinde erdemli yöneticiler tarafından, kendiliğinden, adil bir şekilde kapatılır. Hissetmezsiniz bile. Şunu hiçbir zaman unutmayın; “işin içinde insan olduğu müddetçe” kişiye ait faktörler çok önemlidir ve sistemden önce gelir. Öyleyse sisteme ahlaklı insanlar yetiştirmek için eğitime çok ama çok önem verilmelidir.

Hz. Muhammed “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” diyor. Peygamberlerin tamamı ahlaklıdır. Allah Dostları hep ahlak sahibidirler. Büyük filozoflar ahlak konusuna önem vermişlerdir. İçinde yaşadığı toplumu ve özellikle gençleri uyaran, onlara nasihatlerde bulunan, bu uğurda canını vermekten bile çekinmeyen Sokrates gelmiş geçmiş en ahlaklı kişilerden birisidir. Aristo da mutluluğa giden yolda erdemli düşüncelerin ve erdemli davranışların önemini vurgulamıştır. Kant’ın ahlak felsefesi zaten meşhurdur.

Ahlak bir toplumu ayakta tutan temel direklerdendir. Bunu bilen filozoflar binlerce yıldır ahlak konusu üzerinde fikir yürütmüşler, iyi ve kötüyü tanımlamaya çalışmışlardır. Ahlak ve erdemin ne olduğunu, nasıl olması gerektiğini çok tartışmışlardır. “Öğreti”de bulunan “50 Erdem”in ve “iyi, kötü, nötr” durumların tanımlanmasıyla bu tartışmalar artık sona erecektir. Ahlak konusunda evrensel bir norm ortaya çıkacaktır. Böylece binlerce yıllık rüya gerçeğe dönüşecektir. Ayrıca Schiller’in; Kant’ın ahlak yasasını sertlikle, despotlukla bizim biraz ağır bulduğumuz tarzda suçlaması da bir bakıma hafifletilmiş, uzlaşıya gidilmiş olacaktır.”50 Erdem” içerisinde bulunan “Hoşgörülü olmak”, “Orta yolu benimsemiş ve ılımlı olmak”, “Hor görmemek ve ayıplamamak” gibi erdemler bu konuda bizlere yol gösterecektir.

Kant’a göre ahlaklı olmak evrensel bir görevdir ve ahlak kurallarına “her şart altında” uyulmalıdır. O’na göre bu, bireyin bizzat kendi hür iradesi ile, hiçbir çıkar gözetmeksizin, kendi vicdanı doğrultusunda kendisine verdiği bir emir ile gerçekleşmelidir. Ayrıca o kişinin ahlaklı davranışının temelindeki ilke, tüm insanlar için geçerli bir yasa olabilmelidir. Kant şu anda aramızda yok, istirahate çekildiği yerde rahat uyusun… “Öğreti”de; “50 Erdem” ve “iyi, kötü, nötr” durumların tanımlanmasıyla artık hem günümüzün hem de önümüzdeki bin yılların evrensel ahlak normları ortaya konmuş olmaktadır. Binlerce yıldır süren arayış sona erecektir. Ayrıca bu “50 Erdem” ile “iyi, kötü, nötr” durumların birlikte tanımlanması, yapay zeka ve robot teknolojileri alanında kullanılabilecek ahlak kodlarını, normlarını da oluşturacaktır.

Platon binlerce yıl önce iyilik ve güzelliğin kişinin kendi içinde, ruhunun derinliklerinde zaten hazır bulunduğunu belirtmiştir. Öyleyse kişinin kendi içine doğru yolculuk yaparak Allah tarafından özüne yerleştirilen iyiyi, güzeli ve doğruyu açığa çıkartması; ahlaklı olması gerekir. Ancak ahlak kurallarının topluma yerleştirilmesi ve yaygınlaştırılması konusunda eğitimin önemi de iyi anlaşılmalıdır.

“Öğreti” aslında ahlak temelli bir öğretidir. Ahlak öğretisidir. ”50 Erdem” çok önemli olup, bu erdemlerin tamamına yakını ahlak ile ilgilidir.  “Öğreti”ye göre ahlaklı bir kişi sadece kendi çıkarlarını ve mutluluğunu düşünerek değil, kendisi dışındaki diğer varlıkların mutluluğunu da hesaba katarak hareket etmelidir. Ayrıca “Öğreti”de akıl çok önemlidir ve akıllı kişilerin aynı zamanda ahlaklı olmaları beklenir. Akıllı ve ahlaklı bir kişi ise toplumun çıkarlarını asla göz ardı etmez.

İnsan kendini ruhen huzurlu, özgür ve ahlaklı hissederse mutluluğu daha kolay yakalar. Erdemler kişiyi mutluluğa doğru götürürler.

Ahlaklı insanlar hem bu dünyada hem de ahirette daha avantajlı konumdadırlar. Ahlaklı ve erdemli kişiler Allah’a yaklaşan, O’na doğru koşan kişilerdir. Ahlaklı ve bilge insanın Allah Dostu olması daha kolaydır.

Daima ahlaklı olun ve seçimlerinizi ahlaklı yapın. Yönetim kademelerine hep ahlaklı ve erdemli insanları seçin.

Hangi yönetim sistemini tercih ederseniz edin, ne iş yaparsanız yapın, önce ahlaklı olun…

 

Evrensel Ahlak Öğretisi Rehberinizdir

“Evrensel Ahlak Öğretisi” tüm bilinçli varlıklar için mutluluğa açılan kapıdır. Bütün ihtiyaç ve arayışlara cevap verecek; gelecek bin yılların ahlaklı “İdeal Toplum”unu, hizmet için var olan “Teknik Devlet”ini inşa edecektir.

“Evrensel Ahlak Öğretisi” mükemmel bir liderdir. Eğitimi temel alarak her şeyi yeni baştan yapılandıracak, şahane bir sistem kuracaktır. Böylece, emekliler dahil hiç kimse açlık sınırının altında maaş almayacak; tüm dünyada açlık, sefalet ve cehalet ortadan kalkacaktır. Küresel çapta adil paylaşım gelecek; yoksullar ve diğer bütün kesimler “Öğreti”nin nimetlerinden faydalanacaktır.

“Evrensel Ahlak Öğretisi” ahlakın evrensel kurallarının yazıldığı kitaptır. Erdemli ve ahlaklı olmanız isteniyor. O, sadece insanları değil robotları bile ahlaklı kılacaktır.

“Evrensel Ahlak Öğretisi” zihninizdeki tüm soruları cevaplayacak öğretmendir. Sizi, pek çok büyük düşünürün maruz kaldığı entelektüel krizlerden koruyacak, beyin konforunuzu sağlayacaktır.

“Evrensel Ahlak Öğretisi” aynadır. Makamınızı açıkça gösterir. Ondan aldığınız ilham sizi yükseklere taşıyacaktır.

“Evrensel Ahlak Öğretisi” binlerce yıl boyunca önünüzü aydınlatacak ışıktır. Onunla karanlıklar aydınlanacaktır.

“Evrensel Ahlak Öğretisi” barışa, refaha, özgürlüğe, huzura ve mutluluğa götürecek rehberdir. Sizi hedefe ulaştıracaktır.

Pozitif enerji, huzur ve mutluluk mu arıyorsunuz? O halde bu “Çok Sade Akılcı Öğreti”ye koşun. “50 Erdem”i benimseyin. Onları edinin. Tekamül basamaklarında yükselin. Tekamül ettikçe daha çok huzurlu ve daha çok mutlu olacaksınız. Sonunda O’na kavuşacaksınız. “ Evrensel Ahlak Öğretisi” mutluluğa giden yoldur.

Herkese ebedi saadetler diliyoruz.

Her şeyin en iyisini Allah bilir.

Allah’ın dediği olur…

Not: “Evrensel Öğreti” (THE TEACHING OF YILDIZHAN)’ ın diğer bölümlerine önümüzdeki zaman diliminde devam edilecektir. “Evrensel Öğreti” hakkında daha detaylı bilgiye www.ogreti.net sitesinden ulaşabilirsiniz.